Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat

Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat

Share

Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat

Photos from Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat's post 30/05/2026

MUSTAFA BAKIR’A VEDA

Kürecik TV olarak; Dersim’in değerli yazarı, şairi, ozanı ve kültür emekçisi Mustafa Bakır’ın vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Mustafa Bakır, yalnızca kalemiyle üreten bir yazar değil; yaşadığı coğrafyanın hafızasını, kültürünü ve toplumsal değerlerini gelecek kuşaklara taşıyan önemli bir aydın, saygın bir düşünce insanıydı. Eserleriyle olduğu kadar, mütevazı kişiliği, bilge duruşu ve yol gösterici kimliğiyle de çevresinde derin izler bıraktı.

Dersim Yazarlar Birliği’nin emektar üyelerinden biri olarak edebiyat ve kültür dünyasına önemli katkılar sunan Mustafa Bakır, yaşamı boyunca sözüyle, sazıyla ve kalemiyle halkının belleğinde yer edinmiş, düşünceleriyle birçok insana ışık olmuştur.

Kıymetli yazarımızı, Ali Hıdır Cihan’ın hazırlayıp sunduğu “Umudun Rengi” programında konuk etme onurunu yaşamıştık. Program boyunca ortaya koyduğu görüşleri, kültüre ve edebiyata dair derin birikimi, bizlere bıraktığı değerli hatıralar arasında yer almaktadır.

Bugün yalnızca bir yazarı değil; bir kültür taşıyıcısını, bir ozanı, bir halk bilgesini ve ortak hafızamızın önemli bir değerini uğurluyoruz.

Biliyoruz ki bazı insanlar aramızdan ayrılsa da; bıraktıkları eserler, paylaştıkları dostluklar ve toplumsal belleğe kazandırdıkları değerlerle yaşamaya devam ederler. Mustafa Bakır da eserleriyle, düşünceleriyle ve ardında bıraktığı insani mirasla daima hatırlanacaktır.

Bazı insanlar toprağa değil, toplumun vicdanına ve hafızasına emanet edilir. Mustafa Bakır da onlardan biridir.

Başta ailesi olmak üzere, tüm yakınlarına, dostlarına, Dersim Yazarlar Birliği’ne, edebiyat ve sanat camiasına sabır ve başsağlığı diliyoruz.

Merhum Mustafa Bakır’ın anısı önünde saygıyla eğiliyor, kendisini rahmet, özlem ve minnetle anıyoruz.

Işıklar içinde uyusun.
Anısı ve eserleri daima yaşayacaktır.

KÜRECİK TV

Photos from Kürecik TV Kültür Sanat Edebiyat's post 03/05/2026

Sırrı Can!
(3 Mayıs 2025)

Bu kadar dalgınlık, bu kadar uyku
Yeter uyan bunca insan bekliyor
Ağlatma Cereni, üzme bu halkı
“Mavra yapacağın” ceylan bekliyor

Yalnız değilsin ki fani dünyada
Gark etme bizleri figan feryada
Belki gülistanda, belki deryada
Seni çok özleyen canan bekliyor

Fedakârca o yüreğe yüklendin
Kafa tuttun Azrail’e diklendin
Her yerde çok arandın çok beklendin
Nice seven nice hayran bekliyor

Ne kavga edersin ne de dövüşür
Çünkü yüreğinle beynin sevişir
Umarım torunun sana kavuşur
Can’ın kalbindeki derman bekliyor

Sen barış olmadan bulmazsın huzur
Ne hastanede uyu ne yatakta dur
Haydi, ayağa kalk sevgiyi haykır
Kürsü, cadde, sokak, meydan bekliyor

Haktan diliyorum sana inayet
Takma hiç kafana yürür siyaset
Tutkunu olduğun o narin lezzet
Sanat için duygu, ilham bekliyor

O yüreğin sanki kızıl kor senin
Yatalak halinle durman zor senin
Her duygunda bir marifet var senin
Ney, bağlama, cümbüş, kemen bekliyor

Her kes bekler iken senden mizahı
Elbet bunun da vardır bir izahı
Ezelden ebede giden berzahı
Kapattık, yeni bir devran bekliyor

Neyi arıyordun ne idi derdin
Ummana dalıp da sırra mı erdin
Hele gel anlat ki bize, ne gördün
Hakikat, adalet, irfan bekliyor

Savaşa karşıyız, gayemiz barış
Sağlığına kavuş yaşama karış
Bunun için bütün dua yakarış
Halkın kalbindeki mekân bekliyor

BÜLBÜLÎ ŞEYDA’yın özüm meydanda
Sesini beklerim kulağım sende
Sözünü sen söyle kalemi bende
Barışı yazacak destan bekliyor
Kemal BÜLBÜL (22 Nisan 2025 – Ankara)

26/04/2026

“KILIÇ ARTIĞI”

Kılıcı kına sok cahil artığı
Hakikat yolundan sapan utanmaz
Çok gördük böylesi yüzü yırtığı
Kâğıdı, kalemi satan utanmaz

Katli vacip dedi bize şeriat
Cahile nadana etmedik biat
Fetvalar, fermanlar, hüküm ve ayet
Uydurup katliam yapan utanmaz

Mazlum RAFAZİYSE, Zalim münafık
Makama, paraya meyleden sapık
Bahçesi kurumuş, hanesi yıkık
Haldeyken bizlere çatan utanmaz

Yazdığı cümlenin manasın’ bilmez
Laf söyleyip kaçar meydana gelmez
Böylesi münkirden hiç aydın olmaz
Gerçeği yalana katan utanmaz

Kılıç artığını Osmanlı dedi
Soykırım yaparak her haltı yedi
Yağmacı, talancı ezel ebedi
Halkın emeğini yutan utanmaz

Gazeteci misin sen KADI mısın
Şeyhül İslamların efradı mısın
Basın dünyasının ifradı mısın
Yezit batağına batan utanmaz

Dünyaya saz ile sanatı verdik
Yaşamı ışıkla donatı verdik
Asıldık, kesildik çok zulüm gördük
Zorbanın safını tutan utanmaz

Selçuklu, Osmanlı, Emevi, Roma
Nasıl anlatayım masum, mazluma
Tarihi görmeyip başını kuma
Gözünü kapatıp tıkan utanmaz

Nefret suçudur bu senin lisanın
Yarasını deştin bunca insanın
Sade bugün değil bütün zamanın
Edep duvarını yıkan utanmaz

Osmanlının kılıçla, deden silahla
Şapkayla, takkeyle, fesle, külahla
Sahte dindarlıkla yapay ilahla
Yüz yıldır meydana çıkan utanmaz

Halkı tanımazlar, tarihi bilmez
Fildişi kuleden aşağı inmez
Nefret ateşinin alevi sönmez
Bu ateşi yeniden yakan utanmaz

Her bir karış yerde destanımız var
Hakikate meftun mestanımız var
Rıza şehri diye istanımız var
Hakaret tüfeği sıkan utanmaz

BÜLBÜLÎ ŞEYDA’yım kılıcı kırdık
Çok defa zalimi yerlere vurduk
En dipten kestiler yine boy verdik
Osmanlı gözüyle bakan utanmaz
(Kemal BÜLBÜL - 26 Nisan 2026- ANKARA)

10/04/2026

YERALTINDAN YÜKSELEN SESSİZ İSYAN
Emine Aydoğdu’nun yeni kitabı çıktı
Bastırılmış duygular ve derin bir iç hesaplaşma, yazarlarımızdan Emine Aydoğdu'nun yeni kitabı raflarda yerini aldı. Sessizliğin içinde biriken öfke, bastırılmış duygular ve söylenemeyen sözler; Yeraltının Öfkeli Damarı’nda insanın en derin iç yolculuğuna dönüşüyor.

Bir insan, aynı zamanda bütün bir dünyadır.Yazarın acısını, sessizliğini ve isyankârlığını bilmek istiyorsanız—Sevgili Emine Aydoğdu’nun, kendini en içten sessizliğiyle anlattığı Yeraltının Öfkeli Damarı’nı okumalısınız.Bu kitabı sadece okuyarak anlayamazsınız; onu gerçekten dinlemeniz, hatta dinletmeniz gerekir.O zaman yazarın anlatmak isteyip te anlatamadığı dünyasına, derin ruhî yolculuğuna ve aynı zamanda kendi dünyanıza doğru bir yolculuk başlatmış olursunuz.
Yeraltının Öfkeli Damarı, öfkeyle kendini dayatmıyor; öfkeli sessizliğiyle kurduğu anlatı gücüyle sizi usul usul kendi dünyasına çekiyor. Aynı zamanda yazarın ruhunu, içindeki isyanı; doğaya, insana ve en masum duygulara duyduğu açlığı da adım adım görünür kılıyor.
“Coğrafya kaderdir” misali, Yaşar Kemal’in Çukurova’sında nasıl ki her acının, her taşın, her ağacın, her insanın ve her hayvanın her baskının, normalmiş gibi olan adaletsizliğin, bir hikâyesi varsa; burada da toprağın altında biriken öfke, bastırılmış duygu ve acılar ve söylenememiş sitemler gün yüzüne çıkmak için sessiz fakat gürültülü kelimelere sığınıyor adeta, sessizliğiyle haykırıyor.
Kendini anlatıyor aynı zamanda bizleri anlatıyor, bazen “Yalnızlığını bir kediye, bir ağaca, bir taşa, fakat asla masum çocukluğuna değil, tam tersine yazdığı gibi “Burnun sızlaması, gözyaşından daha acıymış” gerçekliğini hatırlatmış. Çünkü acı, “anlatılmaz ya yaşanır ya da yaşatılır”.
İyi ki anlatmış, Yeraltının Öfkeli Damar’ının okuru bol olsun.
Veysel Tekin
Vegan Yayıncılık etiketiyle okurla buluşan Yeraltının Öfkeli Damarı

09/03/2026

TANRILARIN DOĞUŞU İNSANI KÖLELEŞTİRDİ

“Özgürlüğe giden yol yoktur, tek yol özgürlüktür.”

Friedrich ENGELS, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde binlerce yıl süren kadın egemenliğinin, tarıma geçişle birlikte yıkıldığını yazar ve erkeğin kadın üzerinde gittikçe artan gücünü ve bu gücün sonucunda oluşan iktidarını sorgular.

Tarımla birlikte, insanların sömürü, hakaret ve yok etmesine karşı koyacak bıçağı, silahı, zehri ve kırbacı olmayan hayvanlar, tutsaklaştırılarak acımasızca kullanılmıştır. Bu masum varlıklara zorla çektirilen sabanın, erkeğin eline geçmesiyle birlikte tarım mümkün kılınmıştır. Bu durum önce iş dengelerini değiştirmiş, sonra da kadınla erkek arasındaki rol dağılımını…

Sabana sahip olan erkek, bu mülkiyeti çocuklarına geçirmek ve soyunu güvence altına alabilmek için tek eşliliği getirmiş ve kadın ikinci plana itilmiştir. Bu eğilim, kent devletlerinin ortaya çıkmasıyla da kurumsallaşmıştır. İşte o günden sonra bütün tanrıçalar kaybolmuş. “Tanrılar ise hep erkek” olmuştur.

Varlığını, gücünü, otoritesini ve kurallarını, kandan, şiddetten, köleleştirmekten, sömürüden ve hiçleştirmekten alan bütün iktidarlar gibi erkeğin kadın üzerindeki iktidarı da bir cinsin diğer cins üzerindeki yazgısını belirlemek, kendi gücünü korumak ve meşrulaştırmak adına tarihin sayfalarına kara bir leke olarak düşmüştür.

İktidarın sahipleri, ellerindeki dikenli halkaları, hiçleştirdikleri, diğer bir deyişle ötekiler diye tanımladıkları, hayvanların, kadınların, çocukların, boynuna acımasızca takmakta, istedikleri an sıkıp, istedikleri an gevşetmektedirler. En büyük sömürü ‘ötekiler’ diye tanımlananlar üzerinden yürütülmektedir. Sömürünün katmerleşip, uzayıp gitmesinin en önemli nedenlerinden birisi de hiç kuşkusuz düşünmeden, soru sormadan, uyum sağlayarak, biat edip, boyun eğmektir.

Yaşamın tüm alanlarını, koşullarını, kurallarını belirleyen ve düzenleyen iktidarın efendileridir. Sahne, oyun ve oyuncular önceden hazırlanmıştır. Tek eksik, müziğin ayarıdır. Onu da günün atmosferine göre ayarlamaktadırlar. Kulakları sağır, aklı felç, gözleri kör, dili de kolaylıkla lal edebilirler. Böylece, sersem-sepelek, uykuyla-uyanıklık arasında bocalayan, sölpük ve her gün biraz daha çürüyen yaşamı, ikinci sınıf diye tanımladıklarına yazgı diye kolaylıkla belletirler.

Erkeğin kadın, kadının erkek, güçlünün zayıf ve insanın hayvan üzerinde kurduğu bu iktidar zincirini parçalamanın yolu, kimin tarafından, hangi erekle ne için ve nasıl sunulursa sunulsun, reddiyeyi geliştirmek ve bize biçilen rollere, yazılan yazgıya, boyun eğmemeyi, şimdi, şu an -yarın geç olabilir- reddetmeyi ve bu karşı duruşu hayatın sevgi dolu bağrına ekip, filiz vermesi için direnmeliyiz. Beklemek tutsaklığa evet demektir. Çünkü doğru olanı yapmak için, her zaman doğru zamandır.

Direnmenin, yazgıyı ve uzlaşmayı reddedebilmenin yolu ise; meseleye sınıfsal bakmaktan geçer.

Dilleri, dinleri, cinsleri, türleri, renkleri ve ırkları ayırarak, birinin ötekinden üstünlüğü sorunsalı üzerine meseleyi bina etmeye çalışmak, sanırım insanlığın yaşayacağı en büyük aldatmacadır.

Tanrıların ve Tanrıçaların tek başlarına, ya da bir bütün olarak, iktidar koltuğuna oturmadığı bir dünyanın kapılarını aralamanın yolu ise; üretim ilişkilerini ciddi biçimde sorgulamakla olasıdır. Burjuvazinin salt dünya kadınlar günü diye tanımlayıp, içini boşaltıp, dışını süslediği, kendi sömürü düzeninin sürmesi için tüketimi hızlandırmak adına sürekli tıngırdatıp durduğu, alkışlara boğduğu, aslında cins ayrımcılığını körüklemenin ötesinde, içine doldurduğu insana dair hiçbir şey yoktur.

Kapitalizmin ve savunucularının dediğinin aksine; bugün, tarihin taşları üzerine aslında şöyle yazıldı: 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde, daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi bir yaşam için mücadele veren tekstil işçisi kadınların, grevi ve bu grevin uzun soluklu yürümesinin ardından işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri ve yüzlercesinin alevler içinde yanışlarının mücadelesidir.

Bu onurlu mücadelenin altında yatan gerçek ise; iktidara, patronlara, sömürüye ve insanı insanlığından uzaklaştıran paranın kirli ellerine bir başkaldırı, bir karşı duruş, dilsizleştirilen dilin çığlığıydı.

Yapanın ve yıkanın insan olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, hayatın da bir başkaldırı üzerine temellendiğini söyleyebiliriz. Bunca savaş, zulüm, sömürü, işkence, tarihin sayfalarında hâlâ bu kadar canlı ve kanlı olarak varlıklarını sürdürüyorsa; dönüp içimize bakmalıyız, bu bakış bize sömürene, yıkana ve yok edene karşı güçlü bir başkaldırının, güçlü bir ‘hayır’ demenin tam da zamanı olduğunu söyleyecektir. Sömürenler, sömürmeye devam ettikçe, karşıtı olan başkaldırı sürmeli ve kesintisiz mücadele devam etmelidir. Verilen mücadelenin kesintisizliği, insanlığın kurtuluşunu ve yepyeni bir güneşin doğuşunu mutlaka muştulayacaktır.

Başkaldırı dile gelip söze döküldüğü zaman ki işte o zaman, tarih yeniden yazılacaktır.

İnsanlık tarihinde başkaldırının ilk nüvesini de bu çerçevede sanırım yazın oluşturmuştur.

Yazmak, soru sorarak yaşamaktır. Yaşarken, zaman denen olguya inanmamak ya da onu farklı bir biçimde algılamaktır. Zamana, kendi dışından bakmak, otoriteye meydan okumak hatta daha ileriye giderek onun değişmez kurallarına kahkahalarla gülmektir.

Kahkahaları çoğaltmak adına sorular sormalıyız. Bize biçilen rolleri, yapıştırılan etiketleri şüpheci bir şekilde sorgulamalıyız. Sorularımızın içine dalıp birbirimizin yüreğine dokunmak için çağrılarımızı birleştirmeliyiz. Kabına sığmayan su gibi kabarıp kabarıp taşmak, sel olup önce kendimizi, sonra geçtiğimiz her yeri ve her şeyi yıkayıp, yeşertmek için sormalıyız ve sorularımızı çoğaltmalıyız.

Niye tecavüz, niye taciz, niye töre cinayetleri, niye kadın cinayetleri, niye sapkın olarak etiketlemeler, niye salgın hastalıklar, niye sömürü, niye şiddet, niye işkence, niye savaş, niye kan, niye açlık, niye bombalar, niye silahlar, niye durmadan artan intiharlar, niye katledilen hayvanlar, niye kesilmeyen ağıtlar… Niye çocukların ve hayvanların dinmeyen gözyaşları…

Bütün bu olumsuzluklar karşında pes etmiyoruz ve asla yaşama küsmüyoruz. Yaşadıklarımızı bilincimizle damıtıp bir yaşam direnci ve etik bir tavır oluşturuyoruz. Ölüme kahkahalarla gülerken, yaşama bağlılığımızı haykırıyoruz.

“Yaşam, zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, ölüm, sevgi sevgisizlik, doyum doyumsuzluk, her şey iç içe. Kuzey Avrupa’nın beyaz geceleri gibi. Kararmayan havanın ardından, hemen gene, günün ağarması gibi.”

Her şeyin birbirinin içinde oluşunu kavrayıp, bu oluşun yeniden doğuşunu görmek ve sonucunda oluşan karmaşıklığı çözmenin ve yeni karmaşıklıklara merhaba demenin adı yaşamdır ve yaşama bıkmadan, usanmadan sorular sorarak bilinci bileylemek gerekir.

Her gün yeniden, neden, neden, neden?…diyebilmektir.

Nedenler çoğalınca, insan yaşamına dair her şeyin belli bir zaman ve uzam kavramı ekseninde yeniden yapılandırılması, insanca yaşamanın başat özelliklerindendir.

Bu başatlık nerede duruyor?..

Bu başatlık, hayatın hem ortasında, hem de kıyılarında durmadan geziniyor. Yaşamda bir paradigma oluşturuyor. Yeni bir düş, yeni bir dünya yaratmak için soru soran ve mücadele eden insanlar olmalıyız. Hem de çok soru soran. Artık kimse soru sormuyor…Çocukların dışında, onlar da büyüyünce… Onlar da sormayacaklar. Soru sormak gerçekle yüzleşmek demektir. Ve gerçeklerden kaçışın hiç mi hiç yolu yoktur. Sorular sorduğu için yaşamdan sürgün edilen ama her şeye rağmen direnen bir kadının çığlığına kulak verelim:

“Gecelerimizi yalnızca ağıt sesleri bölerdi. Başka hiçbir şey karanlığı bu kadar küçük parçalara ayıramazdı. Yürekler, kurşun gibi ağırlaşır, gözlerimiz gittikçe büyürdü. Hep yaşlı kadınlar ağlardı; kınalı saçlarını toprağa vurarak. Çocuklar ise başlarını, annelerinin koltuk altlarına, memelerinin arasına saklardı. Sözü yok ki toprağın haykırabilsin!”

Toprağın sözü olmasa da insanın sözü var. Bu bağlamda hepimizin söyleyecek sözü olmalı ve sözümüzü sakınmadan hep bir ağızdan coşkuyla, inatla, başkaldırıyla haykırmalıyız.

Yürüdüğümüz yolda insanların, ülkelerin ve nesnelerin bittiğini işaret eden tek şey; sustukları, sindikleri, görmezden geldikleri, kanıksadıkları ve korktukları için önlerindeki eşikleri nasıl aşacaklarını bilememeleridir. Biz hayatın içindeyiz. Hayat bizim içimizdedir ve “Özgürlüğe giden yol yoktur, tek yol özgürlüktür.”
EMİNE. AYDOĞDU

07/03/2026

MART SANCISI
Kemal BÜLBÜL (Özgür Gündem-26 Mart 2014)

Doğanın ve evrenin devridaimi insanın davranışlarına, hareketlerine, duygularına, eylemine yansır.

Bu hakikati bir cümle ile ne de güzel özetlemiş aşkın mürşidi. “Kainat büyük bir insan, insan küçük bir kainattır!” Fenafillahtan Bekabillaha inkılap eden Aşkın mürşidi Hallacı Mansur için vakanüvisler 26 Mart 922’de Hak aşkı ile sır oldu derler.

Hani 8 Mart gibi kadınca coşkunun, 21 Mart gibi toplumsal coşkunun yaşamı harlandırdığı günleri içerse de mart ayının mateminden sitem etmemiz hor görülmese gerek! 21 Mart ne kadar ki bir coşkuysa, bir dirilişse de bu dirilişe canından can verenlerin Hak yolculuğuna uğrağı değil midir?

16 Mart Halepçe Katliamı yüreğimizin çeperini saran pas misali sancıtır bedenimizi. 30 Mart Kızıldere Katliamında on devrimci can için on yerinden vurulur yüreğimiz.

Eee kolay değil mart bu! Bir döngünün finalidir. Kışla yaz mevsiminin bahar tutkusunda kara sevdayla bezenip bir türlü buluşamadığı kadim aşk destanıdır mart ayı.

Zemheri çılleye dönüştüğünde Xızır yetişir kış mevsiminin amansız soğuğunda titreyen zamanın carına. Çılle cemreye, cemre ateş damlasına dönüşüp düşer havadan, sudan, toprağa! Bu bitimsiz devri daimin girdabında dolanan var olmanın sancısı kutsal bir doğumla nurlandırır doğayı. Devridaimde marttır zaman! Mart ayı takvim döngüsünde sancıyan bir zaman dilimidir. Evrenin yüzünde balkıyan güneşin ılık ışığı toprağın rahmine zerk olduğunda tohum durmaz olur kabukta. Toprağı yarıp çıkmak için olanca gücüyle direnir. Yeryüzü Newrozla bezenir. Newroz, Hazan mevsiminden zemheriye… Zemheriden cemreye, Cemreden bahara dönüşen zaman döngüsüdür.
Newroz 365 günün Sultanı Sultan Newrozdur. Newroz, Şahı Merdan, Şiri Yezdan, Haydarı Kerrar, Ebu Turap Aliyel Mürteza’nın doğduğu gündür! Şahı Merdan Ali’nin Fatma Ana ile Yaren olduğu gündür. Newroz, güneş ile dünyanın aşk serenatı, doğanın doğum sancısıdır. Newroz, doğurganlığın büyük sancısını yaşayan doğanın hawarına erişen Boz Atlı Xızır’dır…

Newroz, Demirci Kawa’nın çekicinden çıkan özgürlük kıvılcımının ışığı… Yüreğinden taşan cesarettir. Newroz, yalçın dağlarda kar, tipi, borana direnen kardelenin güneşle buluşmasıdır.
Newroz, varlığı yasak Kürt Halkının var oluşudur. Newroz, Mazlum Doğan’ın üç kibrit çöpünden zulmün karanlığına şavkıyan bir ışıktır. Newroz, Kemal Pir’de kardeşlik. Haki Karer’de eşitliktir. Newroz, kadınların zulme isyanı, anaların yüreğinden gelen özgürlük çığlığıdır. Newroz, umudun gerçeğe, gerçeğin eyleme, eylemin erdeme, erdemin barışa dönüşmesidir!
Bu mart ayı ki, sevinci, coşkusu, hüznü, zahmetiyle yaşamın ta kendisi, tarihin zorlu duraklarına tanıklık etmiş girift bir zaman dilimidir.

Bizim tanık olduğumuz zamanlarda bu kadar sancımamıştı mart ayı! Sancı büyükse doğum yakın demektir. Nicedir dağların yalçın kayalıklarında, vadilerin kuytuluklarında özgürlüğü arayan haki renkli mazlum bir gençlikti zaman. Nicedir kuru ekmeği çamura düşmüş, gözyaşları sümüğüne karışan, bombalanan köyün yıkık evlerinde annesini arayan, yarı çıplak bir çocuktu zaman. Nicedir kentlerin tenha sokaklarında ensesinden tek kurşunla vurulan, evinden alınıp işkencede katledilen, yol kenarına atılan “faili meçhul” bir cinayetti zaman. Nicedir ırkçılığın dizginsiz dehşeti ile azan hilkat garibelerinin tecavüzüne uğrayan bir kadının recmindeki taşın ağırlığıydı zaman. Nicedir otuz üç bin kere otuz üç kurşunun ağzımızda domdom olup dayanılmaz acıya tahammül ettiğimiz devrandı zaman. Nicedir dilimizi boynumuza ilmik edenlerin “Ne mutlu” olduğu gündü zaman.

Nicedir Maraş sokaklarında “Allahu Ekber” naraları ile doğrandığımız, Çorum sokaklarında fırınlara atıldığımız, Madımak’ta yakıldığımız katliamdı zaman. Nicedir evlerimizin zindan, zindanların evimiz olduğu tutsaklıktı zaman. Nicedir bir namlunun ucundan bakılan bedenimizde bir kurşun deliğiydi zaman. Nicedir düzenin kirinden iğrenmiş, hırsızın aymazlığından utanmış, gencecik canların, Berkin Elvanların katline için için ağlıyordu zaman! Zamanda yoruldu zalimin elinden. Zamanı ve yaşamı zulmün tutsaklığından kurtarmanın zamanıdır mart ayı!…
Kemal BÜLBÜL (Özgür Gündem-26 Mart 2014)

06/03/2026

6 Mart - 17 Haziran 1921
Koçgiri Soykırımı 105. Yıldönümü

Koçgiri Soykırımı İnsanlığa Karşı İşlenmiş bir SUÇTUR!

KOÇGİRİ’den, DERSİM’e, MARAŞ’a, MADIMAK’a…
Kemal BÜLBÜL (25 Aralık 2011 - Ankara)

Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’a Madımak’a… kadar yaşanan katliamlar sadece “Bir grup insanı yok etmek” yok etmek amaçlı değildir. Amaç, hedef alınan insan toplumunu tüm insani, kültürel, inançsal, etnik… değerleri ile yok etmektir
Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılan Alevi katliamlarını saymazsak, cumhuriyet tarihi katliamları Koçgiri ile başlar. Kimliği farklı olup kimlik, kültür, dil ve inancın gereklerini isteyen her kim var idiyse, “Yok edilmeliydi!” Tanzimat, İttihat ve Meşrutiyet döneminde mayalanan “Tekçi, İnkârcı, Asimilasyoncu ulus devlet” modeli “Türk/İslam” kimliği üzerine kurulmuştu. İşin tuhaf yanı, ne “Türküm, dinim cinsim uludur!” diyenlerin Türklüğü, ne de İslam dini adına oluşturulacak olan kurumların İslam’ı “hakiki” değildi, devşirme ve sorunluydu! Bir tek “hakikat” vardı, o da “Cumhuriyet kurulacak!” Cumhuriyetin etnik kimliği Türk, inançsal kimliği de “Müslüman” olacaktı. Üstüne üstlük “Cumhuriyet laik olacak, laikliğin ve cumhuriyetin güvencesi de Aleviler” olacaktı! Bu “büyük proje”nin öncesinde, “Cumhuriyet tarihi boyunca baş belası” olacak olan Ermeniler için tedip, tenkil ve tehcir yoluyla “lüzum eden yapılmıştı.” Kızılbaş Kürtler önce Koçgiri’de “Kamilen halledilmiş” geri kalanlar da 1935 – 1938 arasında Dersim’de “Kamilen kökü kazınmak, canlı ve hareket eden bir şey kalmamacasına hali cihetine gidilmek suretiyle” tek kimlik için “Tüm tehlikeler ortadan kaldırılmış” olacaktı. Rumlar mı? O kalaydı canım! Rumlar’a 6-7 Eylül 1955’e kadar “hoşgörü” ile yaklaşan zihniyet bu tarihte “hoşgörüyü” bir kenara bırakarak tedip, tenkil ve tehcire talanı da eklemiş ve Rumları “anasından doğduğuna pişman etmişti!” Gel gelelim şu “Kürtler ve Aleviler hala potansiyel tehlikeydi!” Nüfusları da “Az-maz değildi hani!”

Cumhuriyetin Alevi ayrıcalığı(!)

Dağlı, “Sergerde Kürt” ile “Şaki Kızılbaş” bir olsa “Alimallah başa mı çıkılırdı?!” Bu tanıma en müsait yer Koçgiri’ydi. Öyle ise oradan başlanacaktı ve öyle de oldu. Koçgiri katliamı Kürt Alevi kimliğini “kökünden kazıma” girişimiydi. Koçgiri ardından Dersim’den sonra yapılan tüm soykırım ve katliamlar bu zihniyetin devamından başka bir şey değildir. Alevi inanç kimliğini yok etmenin amacı, Aleviliğin kendi özünde barındırdığı devlet dışı, sivil ve yatay toplumsal örgütlenme ile kendi ocak yapısını esas alma ve Ortodoks İslamcıların dayattığı “biat” tahakkümüne karşı sorgulayan bir niteliğe sahip olmasıydı. Dolayısıyla “Cumhuriyet Alevilere bir ayrıcalık tanımalıydı.” Bu ayrıcalığın adı laiklikti ama laiklik ilkesi ve ilkenin gerekleri 1937 yılında kabul edilene kadar zaten “Türk-İslam” için gereken kurumsal yapılar ve toplumsal zihniyet devlet eliyle çoktan oluşturulmuştu. “Hilafet ve saltanatın kaldırılması, şeriatın hüküm sürdüğü hukuk sistemine son verilmesi” ve “Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist” zihniyeti “din ve vicdan hürriyet için teminat” olarak Alevileri cezbetse de tüm bunlar yapılacak katliamlar için önleyici birer unsur olamayacaktı. Zira laiklik diye “gericiliğe karşı” her derde deva kabilinden sunulan sistem kendi içinde inkâr ve giderek imhayı örgütlemişti ki bu Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist gericiliğinden başka bir şey değildi. “Laiklik” zaten de inançsal eşitliği ve özgürlüğü esas almak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı hegemonyasında, Türk, Sünni, Hanefi, İslam… Kimliğini “Tek kimlik” olarak yaşamın her alanına uygulayacaktı. Ancak, Türk, Sünni, Hanefi” kimliği de DİB’in belirlediği “Resmi devlet dini çerçevesinde” olacaktı.

İslam’ı Tek Mezhepleştirme Projesi;
Türk-İslamcılıkta “Türk etnik kimliği”; Ermeni, Rum, Kürt kimliğinin ötelenmesi, itelenmesi ve aşağılanması üzerine bina edilmişken, İslam inanç kimliği de devletin cansiperane “Hanefilik” kurgusu -ki Ebu Hanife’nin Hanefiliği ile alakası yoktur- üzerine bina edilecekti. Bu anlamda “birinci tehlike Alevilik” olsa da “Ehli Sünnet ”ten olan Şafiilik mezhebi de “az tehlike değildi!” Zira, “Şafiilik” Kürt Müslümanların mezhebiydi! “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile Alevilik yasaklandı. Şafiilik ise etkisiz hale getirildi. Tekke ve Zaviyeler Kanunu Alevi dergahlarını kapatıp Aleviliği yasaklı bir inanç haline getirirken, Şafiilerin de medreselerini kapattı. Çünkü “Medreseler sivildi.” Bugün “Mellelerden cami hocası atama projesi” de İslam’ın ve Şafi mezhebinin tümüyle devletleştirilmesi projesidir. Bu proje; asimilasyon, devlet dinini tümüyle egemen kılma ve İslam’ı bitirmenin “İstiklal Mahkemeleri” sürecinden kalma bir izdüşümüdür. “İstiklal Mahkemeleri” süreci çok boyutlu değerlendirilebilir ama önemli boyutlarından biri, “yargılanan ve idam edilen” din adamlarını yok ederek, Hanefiliği ve Şafiiliği kontrol altına almaktır. “Türk-İslam” kimliğinin mutlak egemenliği için Kürt etnik kimliği ve Alevi inanç kimliği yanında “azınlıklar da sorun yaratıyor” olsa da onlar zaten kontrol altındaydı.

Burada bir gerçeği daha vurgulamakta yarar var. Koçgiri ve Dersim katliamı, Şex Sait katliamından farklı gibi gösterilse de her üç katliamda da devletin “ulvi gayesi” aynıdır. “Farklı olanı etnik ve inançsal kimliğinden dolayı yok etmek!”

‘Steril Kentler’ Politikası

Cumhuriyeti kuran “elitler” için “ulvi bir gaye” daha vardı ki o da “steril kentler” oluşturmaktı. Buradaki “sterillik” Türk-İslam kimliğinin hâkim olduğu ve günümüzde “mahalle baskısı” diye tabir edilen devlet eliyle oluşturulmuş toplum projesiydi. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan katliamlar derinlemesine incelenirse bu katliamlar bir anlamda “devletin sosyo-psikolojisini kentlere hâkim kılma” projesidir. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı kentlerdeki “Çokluk” yerine “Tekçilik” amaçlanarak “tek tip” toplum ve insan yaratma gayesi hedeflenmiştir. Maraş, Malatya, Sivas, Çorum katliamları bu projenin en bariz örneğidir. Bu kentlerde Kürtler, Türkler, Ermeniler, Çerkesler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar bir arada yaşarken Türk ve İslam dışında neredeyse hiçbir kimlik kalmamıştır. Dolayısıyla Koçgiri ile başlayan katliamlar sürecinin ana gayesi “Türk-İslam” kimliğini “tek kimlik” haline getirmektir. Bu “tekçilikte” devletin sağı DP, AP, MSP, MHP, ANAP, AKP ve türevleri görüş birliği içinde oldukları gibi devletin solu CHP, SHP ve türevleri de görüş birliği içindedir. Devletin sağı ile devletin solunun tüm çekişmeleri, devlet nimetlerini kendileri ve pragmatik yandaşları için pay etme çatışmasıdır. Devlet sağının paydaşları kasaba eşrafı olan, zahire tüccarlığından gelen “Anadolu Kaplanları’dır.” Devletin solunun paydaşları ise asker ve sivil bürokrasi ile tahrirat katipliğinden gelen, büyüyememiş memurcuklardır. Ayrıca her ikisinin ortak bir paydaşı vardır ki o da müteahhit sınıfıdır. “Büyük burjuvazi” diye tabir edilen sınıf ise devletin tonton çocuğu olmaktan kurtulamamış, bir türlü “devlet mekanizmasını tümden” ele geçirememiştir. Zira devletin Türk-İslam beşiğinde büyüyen “besleme burjuvazi” Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerindekinin aksine asker ve sivil bürokrasinin “emir erliği” rütbesinden kurtulamamıştır. Zaman zaman “asi çıkışlar” yapsa da “büyük burjuvazi” olmamış, derin devletin himayesinde teneke burjuvazisi olarak kalmaya razı olmuştur!...
Sermayenin Eko-politiği
Maraş, Malatya, Sivas, Çorum katliamlarında dikkat çeken unsurlardan biri de 1960’lı yıllarla birlikte başlayan “kentleşme” projesinde “sermayeyi kimin kontrol edeceğidir.” Ayrıca, kentlerde mahalleler oluşturmak, kent ve mahalle yönetimine katılmak asla Alevilerin hakkı olmamalıydı. 1960’lara kadar köylerde yaşayan Aleviler kentlerde önceleri hizmet sektörünün ayak işlerini yapar konumda idiler. Giderek “küçük esnaflık” gibi işlere el atan Aleviler “Anadolu Kaplanları” için rakip olmaya başladılar. Şu halde Aleviler küçük veya büyük sermaye sahibi de olmamalıydı.

Etnik, inançsal, sosyal ve siyasal olarak farklı olanın “sermaye edinmesi tehlikeliydi!”

Bu çerçeveden baktığımızda Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’a, Madımak’a… kadar yaşanan katliamlar tarihi sadece “bir grup insanı yok etmek” değildir. Zira sorun “yok edilmesi” düşünülen grubun etnik ve inançsal kimliğinin sosyolojik ve siyasal yaşama yansımasıdır. Amaç, hedef alınan insan toplumunu tüm insani, kültürel, sosyolojik, inançsal, etnik ve maddi değerleri ile birlikte yok etmektir. Bu durum evrensel insanlığın ve onun tarihi değerlerinin yarattığı hukukta “soykırım-jenosit” olarak tanımlanır.

Bu nasıl bir özür?

Evet, şu belirlemeler hiç tartışmasız doğrudur. Maraş ve Çorum katliamı 12 Eylül askeri faşist darbesini “meşru kılmanın” aracıdır. Ama Türk-İslamcı, tekçi, inkârcı zihniyet bundan çok fazlasını amaçlamış ve amaçlarını da büyük oranda gerçekleştirmiştir. O dönemde Malatya ile başlayıp 4 Eylül 1978 Sivas, Maraş ve Çorum ile sürdürülen katliamlar zinciri Türkiye’nin sadece etnik ve inançsal tablosuna etki etmemiştir. Demografik yapıyı bile büyük bir sirkülasyona uğratmıştır. Öyle ki Türkiye içinde göç ile sınırlı kalmayan zorunlu hareketlilik Avrupa ve diğer dünya ülkelerine kadar bir tür “diasporaya” dönüşmüştür.
Maraş Katliamı başta olmak üzere tüm bu katliamlar için istatistiki bilgiler, grafikler vb. yapılabilir, matematik veriler de tespit edilebilir. Ama açık ve aleni bir tablo ortadayken bu verileri sergilemeye çalışmak beyhude değil midir? 74 yıl sonra Dersim Katliamı ve Pir Seyit Rıza için “özür dileyenin” özür biçimi öylesine sorunlu ki soykırımı/katliamı istatistiki ve sayısal bir veri tablosu olarak görüyor.

Daha dün Dersim için “gerekirse ve devlet geleneğinde böyle bir şey varsa ben özür diliyorum!” diyen zihniyet bugün Katliamlarda yitirilen canların anması için yasaklama kararı alabilmektedir. “Katletmek serbest, anmak yasak!”

Yerli yersiz “yüzleşme” diyen ve liberalizmin Türk-İslamcılıkla ittifakında elini ovuşturarak pay bekleyenlerin, hükümetin demokrasi ibresine göre demokrasicilik oynadıkları gün gibi ortadadır. Hükümetin ibresi Türk-İslam odaklı bir anayasa hedeflerken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Kürt halkının hakları için dizdiği methiyeler, insan avına dönüşen gözaltı ve tutuklamalardan dolayı yükselen tansiyonu düşürme ustalığıdır.

Neredeyse her güne bir katliamın düştüğü Türkiye’de “yeni anayasa süreci” bir olanaktır. Ama hükümetin ve muhalefetin ne böyle bir amacı ne de böyle bir siyasal alt yapısı vardır. Anayasayı hukuki ve teknik bir ayrıntı olarak gören zihniyet Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlığı esas alan bir anayasa yapamaz! Aksine yeni tehdit ve yasaklamalar pek de iyi şeylerin habercisi değildir.
Kemal BÜLBÜL (25 Aralık 2011 - Ankara)

Want your business to be the top-listed Government Service in London?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Address

London
E113PP