Sevdam Zile

Sevdam Zile

Share

Doğa, kültür ve tarih bilincini geçmişten geleceğe taşıyabilecek yürekleri kucaklayan insanların oluşturduğu bir topluluktur.

Semra MERAL 08/07/2020

SEPETÇİOĞLU SOKAĞI’NDA BÜYÜDÜ “DEDE KORKUT” OLUP DA, HAKK’A YÜRÜDÜ
-Semra Meral-

“Geçitteki Ülke”(*)sine değilse de; Dede Korkut’umuzun “Bu Atlı Geçide Gider”(*) diye işaret buyurduğu ‘atlı’ ile yolunca yordamınca revan olmalı ki yola, henüz boy boylanıp, soy soylanmamış olsun… Revan olmalı hemen Erciyes’ten… Zile’ye ki, kulağınızda bir bıçkın Anadolu delikanlısı Necati’nin:

“Sana Zile’yi göstereceğim… Zile’ye dört yoldan girilir. Dört yolun dördü de seni, şehrin kucağına götürür. Sana Cennet’ten bahsediyorum: Anlattığım yer Zile’dir.” övgülerine mazhar olan Zile’mize kavuşulabilsin çabucak. Çabucak ki;

“..Bu memlekete baharın gelmelisin, baharın… Evvel bahar ayları geldi mi görmelisin sen Zile’yi biyol... Gözünüz bahçelerin yeşilinden renk alacak. Ve sen yeni bir şehre gelmenin heyecanını hissederken, garipliğini ve yabancılığını duymayacaksın.” tembih ve telkinleri kulağında küpe iken erişebilesin dostluğa, içtenliğe… Tadabilesin gerçek tadını toplarken kirazı dalından, hissedebilesin bir an önce ‘yorgunluğun dinginliğini, emeğin zenginliği’ni…

Vee ulaşılabilesin yeni tazelediğin abdestinle yol güzergâhındaki tarihi Nasuh Paşa, daha bilinen adı ile ol Ulu Cami’ye ki öğle namazını şöyle daha bi vecdle edâ edebilesin. Sonra daha bir huzur daha bir sükûnla; daha bi şevk, daha bi iştiyakla vasıl olabilesin bir yol daha şu hiç “eskimeyen eski” Amasya Caddesine ki; sanki Zile’de uzun yıllar noterlik yapan kardeş Mahmut Sepetçioğlu’nu çağrıştırırcasına: “Burada evler; büyüklü küçüklü, bir kardeş gibi birbirine yaslanmış birbirine dayanmıştır” sözlerini duyar gibi olasın bir an önce.

Evlere iç çeke çeke bakarken sen, onlar çoktan sıraya girmiş ve elele vermiş çocuklar gibi; kimi güle güle, kimi hüzünle selâmlayacaklardır seni. “Hoş geldin! Hoş geldin!” diyenlerden hangisine cevap vereceğini şaşırmanın değil de, hepsini aynı anda memnun etme heyecanı ile sen hüzünlü gülücükler saçarken sağa sola Işık hamamı geçmiş Mescit Cami’sine gelmişsindir bile. Namazını kılmış, bir mü’min edası ile şöyle tanıdık bir edâ ile göz ucu ile gülümserken Cami’ye, hemen karşısında çifte sapmazlı o ünü taa uzaklardan duyulmuş çıkmaz sokağa, Sepetçioğlu Sokağı’na ulaşmışsındır soluk soluğa değilse de, heyecanın son dorukta.

Ustamızın, bir ‘tarihi romancı’ kimliğiyle söylediği:

“Zile'nin Kislik Mahallesi'nin Sepetçi Sokağı’nda çifte çıkmazlara sapan daracık bir üçgen alana açılan kapısıyla, hâlâ Selçuklu kalabilmiş; fakat Osmanlı'da eskimiş bir evdi benim doğduğum ev…” sözleri kulaklarınızda yankılanırken, bir çocuk neşesi ile el çırptığını görür gibi olduğumuz Üstadımızın; “Benim doğduğum evin bulunduğu sokak mahallesiyle birlikte, komşu bir iki mahalle gibi, şimdi ‘sit alanı’ adı altında korumaya alınmış; son gidişimde öğrendim. Kim düşündü, kim karar verdi ise iyi bir iş yapmış. Her ne kadar eskiliği pek uzun bir geçmişe dayanmıyor ise de, oradaki evler genel görünüşleri ve bir aradanlığın özgünleştirdiği havasıyla bizim eski Türk yapısı evler ve sokaklar hakkında yeterince bilgi verebilecek durumdalar. Eh, bu kadarı bile, şu günlerin yenileşme uğruna taşlaşmış yapılarına karşı bir ruh sığınağı olması bakımından örneklemeye yeter de artar bile…” diyen Üstadımızın dünümüz’e, geçmişimiz’e, kültürümüz’e, tarihimiz’e sahip çıkılmasından-yeterli bulmasa da- duyduğu bahtiyarlığı tercüme etmeye gerek olmasa da;

O zamanlarda temelleri atılan bu çok isabetli projenin uygulamaya konulduğunu yaşasaydı da görseydi!” diye tatlı bir burukluk içinde hayıflanmanıza fırsat kalmadan; bir “Konak”(*) değilse de sade, şirin bir Anadolu evini göstereceklerdir size komşular… Siz şaşırmazsınız ama daha bi belirginleşmiş, daha bi özelleşmiş; hiç değilse kapısında:

”ÇAĞIN DEDE KORKUTU BU EVDE DOĞDU” veya “Mustafa Necati Sepetçioğlu Evi” yazısını görmeyi umduğunuzu -hiç değilse kendinize- itiraf edersiniz küçük harflerle.

Oysaki O, hiç de küçük harflerle “Dünden Bugüne, Yarına”(*) demeyen, “dün” ile dar manası ile Zile’sine; geniş manası ile tarihi’ne sahip çıkan bir memleket sevdalı, bir vatan evlâdıdır. Hem de öyle bir vatan evladı ki; [Bir başka Zile doğumlu, bir başka memleket sevdalı; Türk Şiiri’nin en seçkin şairlerinden olan Cahit Külebi’mizin o çok beğenildiği için oratoryalaştırıldığı “Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda şiirinin,-değil-istiklâl Savaşı Destanımızın, o bitimsiz dizelerindeki söylem gibi:

“Edirne’den Ardahan’a; Ardahan’dan Edirne’ye kadar…” uzayıp giden topraklar boyunca uzayıp giden bir ‘nehir romanlar’ serisi]nin çağlayanı olacak kadar. Evet, işte, Türk Edebiyatı’nın O; isimleri [Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı, Üçler Yediler Kırklar, Bu Atlı Geçide Gider…(*)] şeklinde uzayıp giden ve birbirini tamamlayan; bir bütünün parçalarını bir araya getiren tarihi romanların ustası Mustafa Necati, işte şu sokaktaki, şu mütevazı evde Dünya’ya gözlerini açmıştır… Şu küçük ama şirin evde memleketini sevmeyi, tarihine sahip çıkmayı; şu dar ama sevimli sokakta vefayı, bağlanmayı öğrenmiştir… Ve elbette Sülâle adının; bu ilk konuşmasını da, ilk koşturmasını da öğrendiği sokakla anılır olması ile gurur duyarak… Zile’den taşıdığı bu gururu kutsal bir emanet gibi saklayıp diğer akranları gibi daha 14-15 yaşlarında lise tahsilini yapmak üzere yolu gurbete düşerek. Hem de şu taşı, toprağı altın olan İstanbul’a. Hani şu nice kralların, nice komutanların sahip olmak istediği; nice şairlerin adına şiirler (‘Kaşıkçı Elmasım’ isimli bir mensur şiir de, biz yazmaya gayret etmiştik…) yazdığı, nice şarkılara beste, nice ressama ilham kaynağı olan İstanbul’a…

Hem de, Şairler Sultanımız Necip Fazıl’ın;

“İstanbul benim canım/Vatanım da vatanım!..

“O manayı bul da bul/ İlle İstanbul’da bul/” dediği İstanbul’a…

Hem de “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı…” diyen İstanbul tutkulu Orhan Veli’mizin İstanbul’una…

Evet, İstanbul’da yaşamakta, orada ikâmet etmekte, oranın havasını teneffüs etmekte, orada karnını doyurmaktadır.

Ama O, çocukluğunu bıraktığı şehre hasret duymakta, satır aralarında hep sıla türküleri çığırmaktadır… Burnunun direği her sızladığında, her iç çekişinde; ne mürekkebe, ne Boğazın gizemli sularına batırmamaktadır kalemini; giderken, şu evin belki de zelzesine takılı bıraktığı yüreğine daldırmakta ve her daldırışta da O yürekten hep “dün, mazi, kültür, tarih” devşirmektedir. O; kimine göre ‘Canı’, kimine göre ‘inci’, kimine göre ‘pırlanta’ kimine göre ‘Kaşıkçı Elması’ olan İstanbul’a karşı sanki tıpkı Rahmetli Fikret Tarhan Hocamızın dizelerinde ifade ettiği gibi:

“Artık Zile’deyim, yeşil vadilerimin olsa da hepsi çorak...

İstemem ormanını başkasının, bana yeter kirazımdaki tek yaprak”

diye düşünmektedir.

Oysaki İstanbul; bir Nedim için, bir taşına, bütün Acem mülkünün fedâ edilebileceği; bir Yahya Kemal için, “Bir semtini sevmenin bile, bir ömre bedel olabileceği ‘Aziz’ bir şehirdir… O Nedimler’e, Yahya Kemaller’e nispet edercesine; ”İlle de Zile/ İlle de Zile!” demiştir; bazen alenen, bazen satır aralarında…

“Bizim oralara bahar erken gelir; geldi mi de tam gelir, alı al moru mordur. Kaypak değildir, sinsiliği yoktur. Bizim oralara bahar geldi mi taze yeşil çimen, pıtırak gibi badem çiçeği, on sekizindeki kızların en güzelinden daha nefis bir güneş geldi demektir… ve devam ediyor hem Zile, hem Zileli sevdalısı Dost:

“Söğütlerle kavak çıvgınlarına yürüyen bahar suyu, çıvgınların yüreğinden değil de bizim oraların insanlarının yüreğinden fışkırıyor sanırdınız. Tarla, bağ, bahçe insan dolup taşardı: toprakla içli dışlı insanlar otla ağaçla mayalanmış hamur olurdu, kabarırdı.” diyerek memleket ve hemşeri sevdası en üst noktasına ulaşmış olarak şöyle tamamlıyor paragrafı Koca Zileli:

“Çarşıda kaynaşan insanları gördünüz mü baharla, toprakla yahut yeni sürmüş bir filizle burun buruna gelmiş sanırdınız kendinizi.

Duyuyorsun, daha doğrusu okuyorsun değil mi Aziz Zileli, daha doğrusu Hocamızın Filizleri? Sizleri baharla-toprakla bütünleştiren Yareniniz’le de şimdi siz göz göze geldiniz değil mi? Peki şimdi sizler, “O’nun bu denli övgülerine mazhar olan” Sizler bu satırların hangi (*?)eserinde geçtiğini hatırlayabildiniz mi?

Biraz daha ipucu verelim isterseniz de Hocamızın aynı eserde hemşerilerinin değer yargılarına dair neler tespit ettiğini de görüp, O’na göre düşünüp, bir karara varalım isterseniz…

“Bizim oralarda hatırı sayılsın sayılmasın, bir Allah’ın kulu öldü mü, ezan öncesi selâ verilir. Ayrıcalık Ulu Camide yahut da mahalle mescitlerinde verilmesindedir…”diyor ve devam ediyor Üstat bakınız tam da bizim yukarda bir İstanbul kıyaslaması yapacağımız bilmiş gibi:

“Ulu Camiinin müezzini her zaman sesi yanık, duygulu bir müezzindir. İstanbul Ezanı okur bir edâda okur, ezanını da selâsını da... Bu öyle bir andır ki, kasaba susar âdeta, çıt çıkmaz. Şehrin üstünde bir güzel ipek görünmezliğinde sesler, sesler, sesler. Sanki uçuşan kelebeklerdir yahut akseden eflâtun ışıklardır…” Üstadımızın okunan ezan veya selâ ile ilgili hayranlıkla taçlanmış muhabbet ve hürmetlerine dindar hemşerileri özellikle dikkat edeceklerdir elbet. Devam ediyor değerli Hemşerimiz “Eğer bu ses bir selâ ise, yanık, hüzünlü, biraz ağıdımsı ama daha çok garip bir huzuru dalgalandırır, dalgalandırır, dalgalandırır… Herkesin başı ister istemez göğsüne doğru eğilmiştir. Kasabanın boğazında yutkunması zor bir hıçkırık yerleşir, bütün kasabalı yutkunamaz olur… Bu arada vefat edenin kim olduğunun merakla karışık bir tevekkülle öğrenilmesi ile görüşlerini de şöyle ifade ederek bitiriyor Yarenimiz… “Bu hayret de biter, bu tükenmeyen teslim oluş da sona erer. Herkes haline dermanına göre, ulusundan küçüğüne caminin değilse mescidin yolunu tutar. Şadırvanların çeşmelerin, muslukların başı adam almaz, iş güç yoktur; zaman yoktur. Helalleşmeye koşulur.” Evet, “helâlleşmeye koşulur…” diyor Üstad… Kul hakkının Yüce ALLAH(c.c) katında ne kadar önemli olduğunun altını çize çize…

Peki, Ya biz! İçimizden birine, bizden birine; biz’i biz’e anlatıp başkalarına tanıtan Hemşerimiz’e gerektiği kadar sahip çıkabildik mi? O’nunla helâlleşebildik mi? İstanbul ‘Konak’larında yetişmedi, ama lise yıllarından itibaren İstanbul’da yaşadı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu; okul arkadaşı, meslektaşı, şair-yazar Muazzam Neriman Gürşen Hanımefendi ile de İstanbul’da evlenip yuva kurdu…

Ama bu kutlu yuvayı, İstanbul’un pırıltılı ışıkları değil, milletinin Malazgirt’ten itibaren kazandığı başarıların pırıltıları süsledi.

Ama bu kutlu yuvayı; İstanbul’un eğlenceli yaşantısı değil, Zile’mizin sade yaşantısı ilgilendirdi. Çünkü Onlar: “Sanat adamının görevi, insanımızı, huzurlu, umutlu ve mutlu kılmaktır.” diyorlardı…

Bu üç şey’i verdiğinde hem asil milletinin önünde, hem de hemşerilerinin önünde ‘Kilit’li ‘Kapı’lar kalmayacak; gizemli bir ‘Anahtar’la bütün kapılar ardına kadar açılmış olacak; ayaklar ‘Çatı’lara takılmayacak; başlar ‘Ebemkuşağı’na(*) değecek kadar gururlu olunacaktı.

Peki, biz; biz’e bu gururu yaşatmak için didinen Koca Zilelimize sevgimizi, saygımızı yeterince hissettirebildik mi acaba? Veya an azından Üstadımızın bizim için, Amasya caddemizdeki ‘Sepetçioğlu Sokak’tan Türkiye’ye sesimizi duyuran bir ulu elçi olduğunu düşünebildik mi acaba?(***)

Cevabımız ‘evet’ ise, o zaman belki de, O mümtaz elçimiz; İstanbul’dan değil de, hemen belki de Sepetçioğlu Sokak” çıkışındaki Amasya Caddesi’nde kendisini bekleyen bir beyaz atlı ile Hüseyin Gazi’ye doğru “Geçitteki Ülkesi’ne kavuşmak üzre sonsuzluk âlemine göç etmiş ve İnşallah “Üçler Yediler Kırklar”(*)a karışmıştır-inşallah- kim bilir? Çünkü O; Hoca Ahmed Yesevi kültürü ile yoğrulmuş ve yayımladığı son romanı da ‘Yesili Hoca Ahmed’ olan bir Anadolu dervişidir… Velhasıl O,

“Sepetçioğlu Sokağı’nda büyümüş;

‘Dede Korkut ’ Olup Da HAKK’a yürümüş” tür!..

Söyleyene değil, Söyleten’e ‘şükürler olsun daim…

------------------------------------------------ (*)Yazarımızın ‘tarihi-nehir’ roman serisi eserleri

(**) Cevahir ile Sadık Çavuş’un Buğday Kamyonu

(***)Zile’de bir okulumuzun ‘Mustafa Necati Sepetçioğlu’ ismi ile taçlandırılması elbet çok yerinde ve sevindiricidir…

Want your business to be the top-listed Government Service in Ankara?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Telephone

Address


Ankara
06420