Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat

Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat

Share

Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Library, Beylikdüzü, Istanbul.

10/04/2021
13/06/2019

El Seyyid El Şerif Silistrevi (k.s.) buyuruyor ki:

DOKTORLAR KANSERİN İNCİR İLE TEDAVİ EDİLECEĞİNİ ÖĞRENECEKLER...

Kuru inciri yıkayıp suyunu sızdırın. Kuşbaşı doğrayıp alabildiği kadar kavanoza (hakiki) zeytin yağı ile beraber doldurup ağzını kapatın. 3-5 gün bekletip sonra sabah akşam (aç karına) yiyin. Buna devam edin. Ben nice umutsuz vak'alar gördüm. Cenab-u Hakk bu vesileyle şifa verdi. Allahü Teala, Kur'an-ı Kerim'de Tin suresinde incirin ve zeytinin üzerine yemin etmiştir. Muhakkak ki Allahü Tealanın, üzerine yemin ettiği şeylerde çok sırlar ve hikmetler vardır.

01/11/2018

İmam-ı Rabbanî hazretlerimizden ferman:

"Hayırların en büyüğü; İslam'ın güçlenip değer kazanmasına çalışmak, onun hükümlerinden her birini ihya etmeye gayret etmektir. Bilhassa İslâmî esasların yıkılmaya yüz tuttuğu böyle bir zamanda."

(Mektubat, 1, 126)

01/11/2018

Büyük Maturidi âlimi Ebubekir el-İyâzî'nin Mutezileye karşı yazmış olduğu Mesailü'l-Aşr isimli eseri, surlarla çevrili Semerkand'ın kapılarına asılırmış ki, kapılardan giriş yapan Mutezile, şehir halkının temiz akidesini görsün ve ayaklarını ona göre denk alsın diye.
Vay Semerkand ne büyüksün...

23/10/2018

ITIKAD IMAMINIZI TANIYOR MUYUZ?

TÜRKLERİN MENSUP OLDUĞU MÂTÜRİDÎ MEZHEBI

Allahü teâlâ insanlardan kendisine emrettiği şekilde inanıp amel etmesini emretmiştir. İman bilgileri de amel bilgileri gibi Kur’an-ı kerimden sünnet-i nebevîden çıkarılır. İnanılacak ve amel edilecek esasların bazıları açıkça, bazıları örtülü olarak bildirilmiştir. Birincileri ilim ve akıl sahipleri anlayabilir. İkinciler ise ictihad yoluyla anlaşılır. Âmentünün esasları, Allahü teâlânın sıfatları, zinânın, rüşvetin, fâizin haram; namaz, oruç, hac ve zekâtın farz olduğu gibi hususlar açıkça bildirilmiş olduğundan, bunlarda ictihad olmaz, yani bir ilmî görüş ortaya konamaz.

İman ve amel bilgilerinin her ikisine de fıkh denir. Fıkh, derinlemesine anlamak demektir. İman bilgilerini amel bilgilerinden ayırmak için fıkh-ı ekber veya esas itibariyle Allah’ın kelâmı (sözü) Kur’an-ı kerime dayandığı için kelâm da denmiş; amel
bilgileri ise ilm-i fıkh olarak biline gelmiştir.

İslâmiyetin başlangıcında Hazret-i Peygamber’in sohbeti bereketiyle ümmetin akidesi (inancı) temiz, vicdanı nezih ve aralarında ittifak vardı. Şüphe ettikleri meseleleri Hazret-i Peygamber’e, sonraları ise O’nun râşid, olgun halîfelerine, sahâbilerine sorup öğrenirlerdi. İşte bu bilgilere Ehlü’s-sünneti ve’l-cemaat itikadı denir. Sünnet yol demek olup, burada Hazret-i Peygamber’in yolunu ifade eder. Cemaat ise, Hazret-i Peygamber’in cemaati, yani arkasında namaz kılanlar, yani
Sahâbe-i kiram demektir. Ehlüs-sünne ve’l-Cemaat deyince, Hazret-i Peygamber ve eshâbının yolu anlaşılır. Nitekim Hazret-i Peygamber, “Bir zaman sonra, ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu [Ebû Dâvud: Sünnet 1 (4597)]. Kurtulacağı va’dedilen bu fırkaya, fırka-ı nâciye, diğerlerine de fırka-ı dâlle denir. İslâm inancına göre fırka-ı nâciye cennetliktir. Fırkaı dâlleden itikadı küfre varmamış olanları, itikadlarındaki bozukluk kadar cehennemde kalıp, sonra cennete gideceklerdir. Çünki hadîs-i şerîfte “ümmetim” buyurulmuştur. Buraya kadar anlatılanlar ilm-i kelâmın birinci devresini teşkil eder.

İLM-İ KELÂMIN İKİNCİ DEVRESİ
İşte aradan bir hayli müddet geçip de nur-ı nebevîden (Peygamberlik nurundan) istifade zayıflayınca, bir kısım insanların akidelerindeki saflık, fikirlerindeki sağlamlık ve aralarındaki samimiyet azalmaya yüz tuttu. Ortaya Hazret-i Peygamber ve
eshâbının yoluna uymayan inanışlar çıktı. Ehl-i bid’at denilen bu fırka mensupları propagandaya başladılar. İlk önce Hâricî fırkası doğdu. Bunu Şia ve Mûtezile fırkaları takip etti. Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye, Neccariye gibi başka bid’at fırkaları
da zuhur ettiyse de, hiçbiri ilk üçü kadar tesirli ve devamlı olamadı.

Halbuki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş veya hakkında sahâbe-i kiram arasında icma’a (ittifaka) varılmış hususlarda ictihad câiz değildir. İşte bir kısım insanlar, bu sahada ictihada kalkıştığı için hataya düşmüş, doğru yoldan ayrılmıştır. Meselâ Hazret-i Peygamber’den sonra Hazret-i Ebû Bekr’in üstünlüğü ve halîfeliğinin sıhhati hakkında icma’ hâsıl olmuştur. Sonradan ortaya çıkıp bu hususta söz söylemek câiz değildir. Büyük günah işleyenlerin kâfir olmaması, insanın irade-i cüz’iyye bakımından fiillerinde mecbur olmaması, sahâbenin hepsinin âdil oluşu, Kur’an-ı kerîmin mahlûk olmaması, peygamberlerin masum (günahsız) oluşu, ehl-i kıblenin tekfir edilmemesi (bid’at ehlinin kâfir sayılmaması), mest üzerine meshin, rüyetullahın (Cennette Allah’ın görülmesinin), kabir sual ve azabının, şefaatin (kıyâmet günü bazı günahkârların peygamberler, veliler ve şehidlerin arabuluculuğu ile affedilmesi), kerâmetin (evliyâların gösterdiği hârikulâdeliklerin) hak oluşu gibi hususlar Ehl-i sünnetin alâmetidir.

Ehl-i sünnet denilen fırka, iman, itikad ve amel bilgilerinde Eshâb-ı kirâmın yolundan ayrılmamıştır. Açıkça nasslarda (âyet ve hadîslerde) bildirilmemiş ve hakkında da icma’ bulunmayan hususta ictihad câizdir. İşte Ehl-i sünnet fırkasına dâhil Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî gibi mezheblerin birbirinden ayrılmaları bu suretle olmuştur.

Bunun dışındaki fırkalar, sahâbe-i kiramın icma’ına uymamış; nassları kendi anlayışlarına göre tefsir ve te’vil etmeye (yorumlamaya) başlamıştır. İşte bu kötü gidişin önünü tutmak üzere Hazret-i Ali, Hasen el-Basrî, İmam Cafer es-Sadık, İmam
Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam Evzâî, Ömer bin Abdülaziz gibi zâtlar, fıkh-ı ekber veya ilm-i kelâm denilen ilmin esaslarını koymaya ve bid’at fırkalarıyla mücâdele etmeye lüzum görmüştür. Mûtezile mezhebinin zuhurundan yaklaşık bir
buçuk asır sonra, selef âlimlerinden Abdullah bin Küllâb el-Basrî (240/854), Hâris el-Muhâsibî (243/857), Ebu’l-Abbas el-Kalânisî, Ehl-i sünnete itirazları cevaplayıp ehl-i bid’at ile mücâdele edebilmek için kelâm öğrenip, selef-i sâlihîn denilen ilk asır âlimlerinden gelen itikad meselelerini, akıl kâideleriyle te’yid etme (doğrulama) ihtiyacını hissettiler. Böylece kelâm ilmi doğmuş oldu.

İşte İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin Fıkh-ı Ekber adındaki eseri bu yolda kaleme alınmış eserlerin ilklerinden ve en meşhurlarındandır. Hazret-i İmam, doğru iman bilgilerini ve ehl-i sünnet itikadının esaslarını bu kitapta toplamış; ayrıca aynı hususta başka kitaplar da yazmıştır. Bu bilgileri başka âlimler de rivâyet etmişlerdir ama, hiç birisi İmam Ebû Hanife’nin bildirdikleri kadar yaygın ve tesirli olmamıştır.

Bu bilgileri Hanefî ulemâsından İmam Mâtüridî hazretleri, Hanefi mezhebi usullerine göre, yani aklî ve mantıkî delillere de yer verip, ilahî maksadı ön planda tutarak izah ve isbat etmiştir. İmam Eş’arî hazretleri de kendisine ulaşan iman ve itikad bilgilerini, kendi mezhebi olan Şâfiî usulüne göre, yani âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin öncelikle ibare ve ifadelerine itibar ederek izah ve isbat eylemiştir. Her ikisi de Mûtezile, Karâmita ve Râfızî fırkalarıyla mücadelede bulunarak, Ehlü’s-sünnet
ve’l-cemaat fırkasını müdafaa etmişlerdir.

İmam Ebû Mensur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Mâtüridî, Semerkandlıdır. Sahâbe-i kiramdan Eyyüb Sultan hazretlerinin soyundandır. Mâtürid köyünde 238/852 yılında dünyaya gelmiştir. Hakkında çok fazla malumat yoktur. Hocası Ebû Nasr Ahmed bin Abbas el-Iyâdî (331/943), el-Firak ve’t-Temyiz müellifi Ebû Bekr Ahmed bin İshak el-Cürcânî’nin, o da Ebû Süleyman Mûsâ el-Cürcânî’nin (200/816), o da İmam Muhammed eş-Şeybânî’nin talebesidir. Ayrıca Muhammed bin Mukâtil er-Râzî, Nusayr bin Yahya el-Belhî gibi zamanı meşhur ulemâsından okumuştur. İbn Mukâtil ve Nusayr aynı zamanda İmam Ebû Hanîfe’nin talebelerinin talebesidir. Ebû Nasr el-Iyâdî, ensardan Sa’d bin Ubâde hazretlerinin soyundan gelir. Türkistan’ın fethinde şehid düştü. Oğulları Ebû Ahmed ve Ebû Bekr de babalarının ilmine vâris oldu. Hatta “Ebû Hanîfe mezhebinin doğruluğuna en büyük delil, Ebû Bekr Ahmed el-Iyâdî’nin bu mezhebden olmasıdır” denmiştir. Ebû Nasr, Ebû Bekr el-Cürcânî’nin dersine talebesi İmam Mâtüridî ile beraber katılmış, hatta beraberce icâzet almışlardır. Ebû Bekr de daha evvel Ebû Nasr ile beraber Ebû Süleyman el-Cürcânî’den ders almışlardı.

İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin, el-Fıkhu’l-Ekber, er-Risâle, el-Fıkhu’l-Ebsat, elÂlimü ve’l-Müteallim, el-Vasıyye adlı kitaplarının hepsini İmam Mâtüridî okuyup, hocalarından rivâyet etmiştir. Bu kitaplar, delilsiz kısa ifadeler hâlinde iken, İmam Mâtüridî bunları delillendirip beyan ederek kelâm ilmine dönüştürdü. Mâverâünnehr ülkesinde Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefî mezhebinin yegâne kelâmcısı idi. Dolayısıyla bu mezhebe İmam Mâtüridî’nin ismi verildi ve Maverâünnehr ülkesindeki Hanefî kelâmcılarına Mâtüridî denmeye başlandı. İmam Ebû Hanîfe’nin ismi ancak fıkh âlimlerine söylenmekle iktifâ edildi.

İmam Mâtüridî’nin talebelerinden dördü çok büyük âlimdir: Ebû İshak bin Muhammed es-Semerkandî (340/951); Ebu’l-Hasen Ali bin Said er-Rüstağfenî, Ebû Muhammed Abdülkerim bin Musa el-Pezdevî (390/999), Ebu’l-Leys el-Buhârî. İmam Mâtüridî 333/944 senesinde vefat etti. Hanefî mezhebindeki Müslümanlar, ezcümle Türkler itikadda İmam Mâtüridî’nin ictihadlarına tâbidir. Zamanında Mûtezile ve Şia mezhebindeki âlimlerin sözlerine karşı güçlü reddiyeler yazmıştır. Ne yazık ki bunlar ve usûl-i fıkhda yazdığı eserler kaybolmuş; günümüze yalnız tefsirde et-Te’vîlâtu Ehli’s-Sünnet adlı tefsiri ile kelâmda Kitabüt-Tevhid adlı eseri gelebilmiştir. et-Te’vîlât kitabını Kâtib Çelebi çok över; sonraki Mâtüridî imamlarının başlıca bundan istifade
ettiklerini; ifadesinin açık ve anlaşılmasının kolay olduğunu; bunun da İmam’ın lügat ilmindeki kudreti ile geniş kültürüne delâlet ettiğini söyler. Kitabü’t-Tevhid’in yegâne yazma nüshası Cambridge Üniversitesi Kütüphanesindedir. Türkçe’ye tercüme
olunmuştur.

İmam Ebu’l-Hasen el-Eş’arî ise Basralıdır. Sahâbe-i kiramdan Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin soyundandır. Önceleri Mûtezile mezhebinde olup, Ebû Ali el-Cübbaî’nin (303/916) talebesi ve üvey oğlu idi. Kırk yaşında iken, Hazret-i Peygamber’i
rüyasında görmek suretiyle itikadına pişman oldu ve bu mezhebi terkettiğini câmide herkese ilan etti. Ebû İshak el-Mervezî’nin, o da İbn Süreyc’in, o da Za’ferânî’nin, o da İmam Şâfiî’nin talebesidir. Vâlilik, kâdılık gibi yüksek makamların Mûtezilîler elinde
bulunduğu bir zamanda, Mûtezile mezhebini reddeden ve Ehl-i sünneti müdâfaa eden kitaplar yazdı. Bağdad’da 324/936 senesinde 64 yaşında iken vefat etti. Bu da ilm-i kelâmın ikinci devresidir.

Ehl-i sünnetin bu iki mezhebi, usullerinde aklî delillere mühim yer vermiş olmakla beraber, bu bakımdan Mûtezile’den uzaktır. Mûtezile, inanç hususundaki nassları yanlış te’vil ederek teşbih (Allah’ın insana benzer olduğu) inancını benimseyen ve akla karşı çıkanlara karşı bir reaksiyon olarak doğmuş; bu sebeple akla çok ehemmiyet vermiştir. Bu mezhebde akıl bazen hareket noktası, bazen de hakemdir. Bu yüzden kader, rüyetullah, şefaat, sırat, mizan gibi hakikatleri akla uymadığı için reddetmiştir. Halbuki Ehl-i sünnet, bilhassa İmam Mâtüridî, akla ifrata kaçmadan mühim bir yer vermiştir. Bu sebeple Allahü teâlânın sıfatlarıyla alâkalı müteşâbih (mânâsı açıkça anlaşılamayan) âyetleri kat’î te’vil etmekten kaçınmıştır.

İLM-İ KELÂMIN ÜÇÜNCÜ DEVRESİ
Mâtüridiye ve Eş’ariye mezhebinde sonra başka kelâm alimleri de gelmiştir. Hakîm es-Semerkandî (324/953), el-Pezdevî (493/1100), Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (508/1115), Ömer en-Nesefî (537/1142), el-Ûşî (575/1179), es-Sâbûnî (580/1184), et-Türpüştî (661/1262), Burhaneddin en-Nesefî (687/1289), Ebu’l-Berekât en-Nesefî (710/1310), Adûdüddin el-Îcî (755/1353), Seyyid Şerif el-Cürcânî (816/1413), İbnü’l- Hümâm (861/1457), Hızır Bey (863/1458), Hayâlî (870/1465), İmam Rabbanî (1034/1624), el-Bayâdî (1098/1687) Mâtüridiye’de; İbn Fürek (406/1015), el-Bakıllânî (403/1013), el-İsferâyinî (418/1027), el-Cüveynî (478/1085), el-Gazâlî (505/1111), eşŞihristânî (548/1153), er-Râzî (606/1209), el-Âmidî (631/1233), el-Beydâvî (685/1286), et-Teftazânî (793/1389), ed-Devânî (908/1502) de Eş’ariye’de şöhret yapmıştır.

Bunlar, kendi mezhebleri usulü çerçevesinde kalarak İmam Mâtüridî veya İmam Eş’arî hazretlerinin bildirdikleri iman ve itikad bilgilerini izah ve isbat etmiştir. Bunlardaki müphemlikleri açıklamaya çalışmış; noksanlıkları tamamlamaya çalışmıştır. Gerektiğinde İmam Mâtüridî veya Eş’arî hazretlerinden farklı ictihadlarda bulunmuşlardır. Ayrıca feylesofların İslâmiyet’e uymayan inanış ve sözlerine cevap mahiyetinde eserler kaleme alınmıştır. Bu da ilm-i kelâmın üçüncü devresidir. Mâtüridî mezhebi Mâverâünnehr gibi uzak ve kapalı bir muhitte ortaya çıktığı için, Bağdad, Basra gibi ilim merkezlerinde fazla tanınmamış ve Eş’arî kadar meşhur olmamıştır. Ancak Ehl-i sünnet akîdesinin korunmasında çok büyük emeği geçmiştir.

Hanefî âlimlerinden Buhârâlı Nûrüddin es-Sâbûnî (580/1184) el-Bidâye adlı eserinde Mâtüridî itikadının esaslarını anlatıp izah etmektedir. Fadlullah et-Türpüştî’nin (661/1262) el-Mu’temed fil-Mu’tekad adındaki akâid risâlesi de kıymetlidir. Osmanlı ulemâsından Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi (1311/1893) de el-Câmi’ül-Mütun adlı eserinde Mâtüridî itikadını izah etmektedir. Hepsi Türkçeye çevrilip basılmıştır.

KİMLER MÂTÜRİDÎDİR?
Hanefîlerin hemen hepsi Mâtüridiye mezhebindedir. Şâfiî ve Mâlikîlerin hemen tamamı, ayrıca Hanbelîlerin büyük bir kısmı Eş’arî; diğer bir kısmı da Selef-i sâlihîn mezhebindedir. Selef mezhebi, İmam Mâtüridî ve Eş’arî hazretlerinden önceki devirde mevcut bulunan ve İmam Ebû Hanîfe, Hasen Basrî, İmam Şâfiî, Ahmed bin Hanbel gibi âlimlerin mensup olduğu itikad bilgileridir. Fazla tafsilatlı olmayan bu bilgiler, meselâ büyük Hanefî âlimi İmam Tahâvî’nin (321/933) Akîde adlı eserinde anlatılmaktadır. Şiîlerin İmamiye fırkası, itikad bakımından Mûtezile mezhebindedir. Ama her Mûtezilî, Şiî değildir.

İslâm tarihinin en tartışmalı şahsiyetlerinden biri olan İbn Teymiyye (728/1328) ve önde gelen talebelerinden İbn Kayyım (751/1350), bilhassa Eş’arî mezhebine şiddetle karşı çıkarak gûyâ Selef mezhebini ihyâ etmeye çalıştı. Bunlar, Allahü teâlânın Kur’an-ı kerimde geçen el, yüz, istivâ gibi sıfatlarını kudret, rızâ, ihâtâ gibi cihetlerle te’vil eden İmam Gazâlî gibi âlimlere düşmanlık derecesinde muhalefet ederek, bu sıfatları madde cisim olarak açıklamaya çalıştılar. Allahü teâlânın ciheti olduğunu ve parçaların birleşmesinden meydana geldiğini söylediler. Bu bakımdan Mücessime’ye yaklaştılar. Selef-i sâlihîn, ezcümle İmam Ebû Hanîfe, bu hususta fazla izahat vermemiş; bunların keyfiyet kabul etmeyen sıfatlar olduğunu ve te’vil yapmadan inanıp geçmek lâzım geldiğini söylemiştir. Sonra gelenler bu hususta dalâlete düştükleri için bilhassa İmam Gazâlî gibi âlimler bunları te’vil ederek açıkladılar. İmam Gazâlî, Râzî, Âmidî, Beydâvî gibi hayatları boyunca feylesoflarla mücadele eden Eş’arî âlimlerini, feylesofların yolunda olmakla itham ettiler. Bu yolda sonra gelenler kendilerine Selefiyye ismi verdiler ki bugün Suudî Arabistan’ın resmî mezhebidir. Şu kadar ki Selefiyye denilen mezhebin, Selef-i Sâlihîn mezhebiyle bir alâkası yoktur. Zâhiriyye, Mücessime ve Hâriciye fırkalarının mühim tesiri altında ayrı bir yoldur. Buna daha doğru olarak Vehhâbîlik de deniyor. Çünki inanç esasları, XVIII. asır Muhammed bin Abdülvehhab (1206/1791) tarafından yazılmış Kitabüt-Tevhîd ve torunu Abdurrahman’ın buna yaptığı şerhi Fethü’l-Mecid tarafından ortaya konmuştur. Bunların en dikkate değer olanları amelleri imandan bir parça olarak görmeleri ve şefaat ile tevessüle karşı çıkmalarıdır.

Hanefî mezhebini taklid eden bir mukallid, Mâtüridiye itikadının esaslarını tafsilatlı şekilde bilmek zorunda değildir. İnsan, iman bilgilerinden bilinmesi zarurî olanları, yani iman ile küfrü, isyan ile hidayeti ayıracak kadar hulâsa (özet) itibariyle öğrenip iman etmekle emrolunmuştur. Eş’arî, hatta Mûtezile gibi mezheblerin ahkâmını bilmek zorunda hiç değildir. Avamdan bir Hanefînin, İmam Eş’arî’nin bildirdiği gibi inanması beklenmez. Çünki Hanefîyi taklid etmektedir. Ancak bir meselede Eş’ariye gibi inansa, Ehl-i sünnetten de çıkmış olmaz. Ama “Ben hem Mâtüridiye, hem de Eş’ariye mezhebindenim” demek bir şey ifade etmez.

Kelâm kitaplarında “Bir kimseye, kimin zürriyetindensin? Kimin milletindensin? İtikadda mezhebinin imamı kimdir? Amelde mezhebinin imamı kimdir diye sual etseler, bilmese, kâfir olur” yazar. Küfr olan, bunları bilmeye ve söylediklerini öğrenmeye ehemmiyet vermeyerek bilmem demektir. Yoksa avamdan (halktan olup mezhebden anlamayan) bir kimse, imanda veya amelde taklid ettiği mezhebi bilmekle mükellef değildir. Avamdan olanlar rastgeldiği müftiye sorar ve buna göre inanıp amel
eder. Sorduğu kimsenin mezhebini ve sözünün delilini bilmek zorunda değildir. Elverir ki inancı ve ameli bir mezhebe uygun olsun. Kendisine itikadda mezhebi sorulursa, Mâtüridiye mezhebindenim demeyip, hatta bunu hiç bilmeyip, Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebinde olduğunu söylese kâfidir. Zaten imanda taklid olmaz. İman bakımından bilinmesi zarurî olan hususları bir üstaddan delilleriyle kısaca öğrenip bilmek gerekir. Bunu bilmeyen anasından babasından gördüğü gibi takliden iman eder. Ama istidlâli (delilleri ile öğrenmeyi) terkettiği için günahkar olur. Berika’da (I/285) yazdığına göre, Hazret-i Enes’e ehl-i sünnetten soranlara, “Hâmeyni (iki kayınpederi, yani Hazret-i Ebûbekr ile Ömer’i) tafdil etmek (üstün tutmak); hateneyne (iki damada, yani Hazret-i Osman ile Ali’ye) dil uzatmamak; mest üzerine meshi câiz görmektir (yani Eshab-ı kiramın hepsinin icma’ını kabul edip uymaktır)” diye cevap vermiştir. Bu, Ehl-i sünneti hulâsa eden şümullü bir cümledir. Dolayısıyla Sahâbe-i kiram bir hususta icma’ ettikten sonra, ictihad ile de olsa başka bir görüş ortaya atmak câiz değildir. Bu görüş ve buna uyanlar ehl-i bid’at
sayılmaktadır. Hâricîlik, Şia, Mutezile ve benzerleri hep bu şekilde ortaya çıktığı için Ehl-i sünnetten hariçtirler. Ehl-i sünnet mezhebinin bazı görüşleri ile Mutezile gibi fırkaların görüşleri bazen uyuşabilir. Ehl-i bid’at fırkalarının bütün görüşleri Ehl-i sünnete aykırı değildir

21/10/2018

Ve Habibim Muhammed (s.a.v) Allah Teâlâ'yı zalimlerin yapar oldukları şeylerden gâfil sanma. Onları, kendisinde gözlerin yerlerinde karar edemeyeceği bir gün için tehir eder.

سورة إبراهيم آية ٤٢

17/10/2018

Şarkı ve Müzik

Simâ [mûsikî] ve raks [dans], lehv ve la'bdır, ya'nî oyundur.

Lokmân sûresi altıncı âyetinde, (Lehv-el-hadîs) tegannî ile okumağı yasak etmek için indi. Abdüllah ibni Abbâsın (r.a) talebesinden olan, İmâm-ı Mücâhid, Tâbi'înin büyüklerindendir. Bu âyet-i kerîmenin, tegannîyi yasak etdiğini bildirdi.

(Medârik tefsîrinde), ve büyük âlim Senâullah-i Pânî Pûtî hazretlerinin on cild olan (Tefsîr-i Mazharî'sinde), (Lehv-el-hadîs) musikî demekdir diyor.

Abdüllah ibni Abbâs ve Abdüllah ibni Mes'ûd (r.a.) bu âyet-i kerîmenin, tegannîyi yasak etdiğine yemîn etmişdir.

İmâm-ı Mücâhid, Furkan sûresi, yetmişikinci âyetinin meâl-i şerîfinin, (Günâhları afv ve magfiret edilecek olanlardan biri, tegannî, şarkı okunan yerlerde bulunmıyanlardır) olduğunu bildirdi.

İ'tikâdda mezhebimizin imâmı olan, Ebû Mensûr-i Mâtürîdînin, "Zemânımızdaki, tegannî ile okuyan hâfızların, nağmelerini işiterek, Kur'ân-ı kerîmi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zemâna kadar, yapdığı ibâdetlerinin sevâbı gider." dediğini, kitâblar yazmakdadır.

Ebû Nasr-ı Debbûsî buyuruyor ki, kâdî Zahîreddîn-i Hârezmî buyurdu ki: "Bir şarkıcıdan veyâ başka bir yerden tegannî dinliyen veyâ başka, herhangi bir harâm işi gören kimse, harâm olduğuna inanarak veyâ inanmıyarak, bunlara, ne güzel dese, o anda îmânı gider. Çünki Allahü teâlânın emrine ehemmiyyet vermemiş olur." İslâmiyyete kıymet vermiyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, sözbirliği ile bildirmişdir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabûl olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevâblar yok edilir. Böyle felâketden Allahü teâlâya sığınırız.

Mektubat-ı İmam-ı Rabbani (k.s.)
(266. Mektup 4. Kısım)

28/08/2018

Değişen Kim?
(MUTLAKA OKUYUNUZ!)

Cuma hutbesi hakkında diyanet işleri başkanlığının 1954 yılında gönderdiği bir tamim çok kıymetli ve ibretli hükümler ihtiva ediyor.. İslamın esaslarını ve sünnete riayet hususunu ne güzel ifade ediyor.. Mutlaka okuyup bu temel bilgiye sahip olmak lazım.

DİYANET İŞLERİ REİSLİĞİ
Yazı işleri ve Evrak Müdürlüğü
Kasım 1954
Sayı: 27785
….Valiliğine
….Kaymakamlığına
Aksine hareket edenler hakkında kanuni muameleye tevessül olunacağı ta’mimen tebliğ
olunur.

Diyanet işleri Reisi
Eyup Sabri Hayırlıoğlu
İmza

1- Camii şeriflerde yüksek yerde yazılı ismullah ve Resulü Ekrem ile Cihârıyari Güzin vesâir aşere-i mübeşşereden ashâbı kiramın esmâ-i Şerifelerinden mâada cemaatın huzuruna mâni olabilecek kıble cihetindeki bilumum levhaların kaldırılıp namazda cemaatın gözlerine ilişmeyecek yan tarafa konması lazımdır.

2- Müezzinlerin gerek okuduğu ezan ve ikamette ve gerek imamın sesini işitmeyen cemaate tebliğlerinde Lafza-i Celâlin hemzesini ve lâm’ını fazlaca çekerek tağanni ve lahn yapmamaları lazımdır.

3- İmam selam verdiğinde, müezzinler yalnız:

ا للَّهُمَّ اَنْتَ السَّلاَمُ وَ مِنْكَ السَّلاَمُ ، تَبَارَكْتَ يَا ذَالْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ

okurlar. Eğer namazların sonu ise müezzin cehren üç defa (istiğfar) getirdikten sonra.

عَلَى رَسُولِنَا صَلَوَاتٌ

Der ve akabinde de cehren salât-i münciyeyi okuyabilir. Bundan sonra da :

سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ وَ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ أَكْبَرُ. وَ لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ
okurlar. Cemaat dahi gizlice (âyetül kürsi) yi okuduktan sonra tesbih ve tahmid ve tekbirleri okumaları için yüksek sesle müezzinler :

سُبْحَانَ اللهِ

Ba’dehu :

الْحَمْدُ لِلَّهِ

ve ba’dehu:

اللهُ أَكْبَرُ

Diye okumaları lazımdır. Başkaca ilâveler yapmaları doğru değildir.

4- Bundan sonra yine müezzin, cemaatten bilmeyenlere telkin ve imamın duâsına mukaddime olmak üzere yalnız :

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ . لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ. بِيَدِهِ الْخَيْرُ. وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ.

Diye cehren okurlar. Başkaca âyeti kerime veya sâir duâlar okumaları doğru değildir.

5- İmam duâ ederken müezzinlerin : (âmin, âmin) diye türlü tağanni ve bağırmaları ve hep
birden :

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Demeleri doğru değildir. Yalnız imamın duâyı ikmal ettiğini tebliğ için müezzinlerden biri:

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ . اَلْفَاتِحَه
der.

6- Herhangi camide müezzin ve camiin minaresi taaddüt ettiği takdirde etraftaki
Müslümanlara işittirmek için müezzinler münâvebe suretiyle minarelerin hepsinde beş vakitte ezan okumaya memurdurlar.
Minarelerin bir kısmında ezan okunup da diğerlerini terk etmeleri doğru değildir.

7- Böyle camilerde müezzinlerin kâffesi beş vakit namazda cemaatle namaz kılmaları şarttır. Mazereti bulunanlar, müezzinbaşından mezuniyet alabilirler.

8- Müteaddit müezzinleri bulunup da namaz vakitlerinden hâriç vakitlerde Müslümanların
namaz kılmalarına açık bulundurulan camilerde münâvebe suretiyle müezzinlerden lâ-akal birinin câmi içinde dâima beklemesi lazımdır.

9- Müezzinler ve kayyımlar bulundukları camiyi her gün süpürmeleri ve tozdan, topraktan, çamurdan temizlemeleri ve müteaddit müezzin ve kayyımların bunu münâvebe suretiyle yapmaları lazımdır.

10- Müezzinlerin, bazı küçük çocukların ve büyük kimselerin camide Kur’an okuyarak dilencilik etmelerine mâni olmaları lazımdır.

11- Camide hatimde veya mevlid ve hafız cemiyetleri gibi topluluklarda hafızlar tarafından okunan aşr-ı şerifin nihâyetinde cumhur yapmalarını yani hep bir ağızdan istiâzesiz :

وَ اُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Misilli âyetin nihayetini kırâat etmelerini men etmek, müezzinlerin vazifelerindendir. Camilere konulan renkli elektrik ampulleri kaldırılacaktır. (İmam ve Hatipler hakkında)

12- Hutbe, İslâmi ve ahlâki mev’ize olduğundan, Hatipler hutbeyi teganni ile okumaları memnudur.

13- Hutbe, Tahmid ve Tevhid ve Tasliye ve Ashâbı Kirâm ve Cihârıyâri Güzin hazerâtına
tarziyeden sonra okunan âyeti kerime ve Hadisi şerifin mazmununu mev’iza olarak
muhtasaran ifade etmekten ibarettir.
Binâenaleyh, iki hutbe arasını bundan başka sözlerle fasl etmeleri memnudur. Hutbe, muhtasar olacak ve namazda zam olunan âyet veya sure de pek uzun değilse de mümkün mertebe uzunca okunacaktır.

14- Hutbe esnâsında cemaatın, ağızlarından hiçbir kelâm veya duâ söylemeyip, mücerred
hutbeyi dinlemelerini sağlamak için Hatibin, cemaatle dünya kelâmı konuşması ve cemaatın ÂMİN demesine sebep olacak :
(Allah cümlemizi gafletten uzak tutsun) gibi sözleri söylemesi câiz değildir.

15- Hatibin, hutbesini ve vâizlerin va’zlarını cemaatın iyice dinlemelerini sağlamak için camiye konulmuş olan hoparlörü, minbere ve va’z kürsüsüne koymak câiz ise de, hoparlörün, bozuluvermek ve cereyanın kesilivermek ihtimâline karşı bu takdirde mücerred hoparlörün ilettiği imamın sesi ile iktidâ eden cemaatın şaşırmış ve namazlarının da fesâdına müncer olmuş bir halde bulunacaklarından, Hoparlörün mihrâba konması, sûret-i kat’iyyede memnudur.
Şâyet imamın tekbir ve tesmii duyulamıyacak derecede cemaat kesreti olursa, icâbına göre
müezzinlerden biri, veya daha uzakta diğerinin inzimamıyla, diğeri dahi iblâğ vazifesini görürler.

16- İmamların, sabah namazından sonra sûre-i Haşrin âhirinden üç âyet okumaları sünnet-i
Nebeviye’dir. Bunu ziyâde etmek ve alel-husus bazı imamların yaptığı gibi diğer mukaddem
surelerden âyetler ilâve etmeleri doğru değildir.

Sure ve âyetlerin tertibi tevkifidir. Namazda bir rek’atte okuduğu sure veya âyetten sonradiğer rek’atte mukaddem sure veya âyeti okumak nasıl kerâhet ise, namaz hâricinde dahi bu tertibe riâyet etmemek kerâhettir.



Aslı gibidir. Balıkesir müftülüğü
07.12.1954

Want your business to be the top-listed Government Service in Istanbul?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Website

Address


Beylikdüzü
Istanbul
34000