15/02/2026
Ali Smith’in bol ödüllü romanı İkisi Birden (orijinal adıyla How To Be Both) adından da anlaşılacağı gibi ikilikler üzerine kurulu bir roman. Yaşam–ölüm, geçmiş–şimdi, kadın-erkek, gerçek–kurgu, görünür olma-görülmeme…
Smith kitabı iki bölümden oluşturmuş. İki bölümü de farklı anlatıcılarla ve farklı anlatı teknikleriyle kurgulamış. Dili parçalı, şiirsel, oyuncu ve bilinç akışlı. Zemin, zaman ve zuhur birbirinin üzerine binen katmanlar halinde.
Bölümlerden biri günümüz İngilteresinde geçen 16 yaşındaki George’un hikayesi, diğeri 15. yy’da İtalya’da yaşamış fresk ressamı Francesco del Cossa’nın.
Cinsiyet akışkanlığı, sanatın politikliği ve yas odağından izliyoruz hikayelerdeki geçişken katmanları. Bir hikayedeki detaylar diğerinde yerini buluyor ve anlama bürünüyor.
Romanın asıl alameti farikası iki farklı baskı şeklinde basılmış olması. Bazı kopyalarda birinci hikâye önde, bazılarında ikinci. Okuyucu kaderine razı gelip payına düşen kısımla başlayabilir ve ya hangi sırayla okuyacağına kendisi karar verebilir.
Başlangıç noktanız tüm okuma deneyiminizi geri dönülmez şekilde değiştiriyor. Farklı sırayla okuyanlar aynı kitabı okumuş olmuyor, böyle bir kitap “İkisi Birden”. (*Bu konudaki şahsi fikrimi merak edenlerle okuma sırası önerimi yorumlarda paylaşacağım:))
📝Başak
📸Zehra
07/12/2025
“… bir gün, kalem kutumu açtım …bir kağıt buldum. Açıp baktım ‘Biz arkadaşız’ yazıyordu”
Japonya’da bir ortaokuldayız. Notu bulan anlatıcımız 14 yaşında bir çocuk, adını bilmeyeceğiz. Anlatı boyunca onu tanımaya çalışırken biz, çocuğun hayatına dair ipuçlarının varlıklarının değil yokluklarının izini süreceğiz. Anne, baba, arkadaşlar, hobiler, zevkler, çocukluk… Notu yazan ise çocuğun sınıf arkadaşı Kojima. Birbirlerine yazdıkları notlarla ve okul dışında buluşarak geçirdikleri zamanlarda ilerliyor aralarındaki diyalog. Ortak noktaları sınıfın zorbaları tarafından şiddet görüyor olmaları.
Metindeki şiddet eylemlerini okumak ne kadar sarsıcı olsa da; eylemin kendisinden değil arkasında pranga gibi sürüklediği sessizlikten ve çocukların benliğindeki disosiyasyondan alıyoruz en büyük darbeyi. Karakterin yolculuğu kahramana dönüşmüyor. Direniş yok, intikam yok, zafer yok. Faili, mağduru, toplumu, aileyi anlamak istiyoruz. Bir sebep, bir sonuç, bir çözüm istiyoruz. Kawakami buna izin vermiyor. Şiddet ve sessizlik sarmalına hapsediyor bizi. Tanıklık ediyor ama ifadeye çağırılmıyoruz.
Bu kadar karanlık, duyulmaz, görünmez bir şiddet anlatısının neresinde olabilir o zaman cennet?
“Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir” diyen Hallac-ı Mansur’dan yola çıkmış olabilir mi yazar? Cennet-cehennem alegorisinde, cehennem buysa cennet de “acımıza ortak bulduğumuz; görüldüğümüz, birlikte sebat ederek üstesinden geldiğimiz yer olmalı” diyor olabilir mi? Diğerlerini bilemem, ama bence Kojima cennet adını verdiği “şey”le tam olarak bunu diyor 🙂
📸🖋️ Başak ̆ildir
18/11/2025
Avusturya’lı yazar Marianne Fritz’in ilk romanı ve dilimize de çevrilmiş tek romanı olan, Robert Walser ödüllü “Şeylerin Ağırlığı”, İkinci Dünya Savaşı’nın sonları ve sonrasında Avusturya’da geçiyor.
Romanın arka planında, size ne kadar Strauss’un Mavi Tuna’sı eşlik etse de savaşın hissettirdikleri insanı paramparça ediyor. Savaşın getirdiği travmaları; annelik, kadınlık, ilişkiler ve psikoloji bağlamında çok ustaca ve sert bir şekilde ele alan yazarın, ayrıca düz bir çizgide ilerlemeyen zaman dilimleri ile yazması, kitabı daha da büyüleyici ve sarsıcı kılıyor. Okurken kaybolan kadın ruhu Berta’yı; yarım kalan her şeyin ağırlığını; kolyeyi, yitirilmiş canları, çocukları hissediyor olmak, hikâyeyi okuyucu için unutulmaz kılıyor.
Şeylerin Ağırlığı kısa ama hacminden beklenmeyecek kadar sarsıcı, içine girmesi ve insanda bıraktığı duygu ile de çok daha zorlaşan bir roman. Ancak edebi sınırları zorlayan metinleri sevenler için de gerçek bir keşif. Bu zor metni iyi bir çeviriyle okuduğumuz için ve kitaba teşekkür ederiz. 🖋️ ✒️📸 ̆ildir
19/10/2025
Viyana Kitap Kulübü yeni sezonunda 2. kitabımız Fatma Aliye’nin Refet’i oldu. Kardeşleri ayırmak olmaz diye Emine Semiye’den de Gayya Kuyusu’nu inceledik. Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları olan bu iki kardeş Osmanlı Devletinin ilk kadın romancıları olurlar (Bkz. 50 TL arka yüzünde Fatma Aliye bulunur).
Fatma Aliye de Emine Semiye de feminist manifesto yazarak yola çıkmadılar fakat kadınların okumasının bile ne büyük zorluk olduğu bir dünyada, ki evliliklerinin başında elit sınıftan bir paşa kızı olan Fatma Aliye dahi kocasından gizli okuyup yazıyordu, ikisi de “kadınlar vardır” dedi. İki kardeşi yan yana okumak, Osmanlı’da kadın hareketlenmesinin edebiyattaki karşılığı gibi. Refet kadınların toplumla, yani dışarıyla olan hesaplaşmasını anlatırken Gayya Kuyusu kadınların kendi aralarındaki ilişkilenme hallerini konu alıyor. Dönemin toplumsal yapısını ve yazım biçimini düşünerek okuduğumuzda özellikle Fatma Aliye’nin ana karakteri Refet’in erkek toplumunda kendi ayakları üzerinde durmak ve kimseye muhtaç olmamak için vermek zorunda kaldığı çok boyutlu maddi ve manevi savaş oldukça cesur. Bu savaşın da ancak farklı sınıflardan kadınların birbirleriyle dayanışmaları ölçüsünde kazanılacağı vurgulanıyor. Biz bu çabaları değerli bulduk. ❤️
🖋️ ̆ildir
25/05/2025
İspanyol yazar ve çevirmen Javier Marías‘ın Karasevdalılar romanını, Saliha Nilüfer’in çevirisinden okuduk. Orijinal ismi “Los Enamoramientos” olan roman, ilk kez 2011 yılında yayımlanmış ve 2015 yılında da Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştır. Birçok ödüle sahip olan Marías, 2022 yılında Covid nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Marías, psikolojik dram türünde yazdığı bu romanında, okuyucuyu gerçek ile görünen arasındaki fark üzerine düşünmeye ve sorgulamaya sevk ediyor. Marias’ın anlatımında, özellikle iç monologlar oldukça yoğun ve detaylı. Altını çizmek ve tekrar tekrar okumak isteyeceginiz uzun cümleler ve derin düşüncelerle baş başa kalıyorsunuz. Bu nedenle bir anlık dalgınlıkla başa dönmenizi gerektirecek bir okuma deneyimi sunuyor.
Özellikle yazarın, Balzac’ın Albay Chabert ile Alexandere Dumas’ın Üç Silahşörler kitapları aracılığıyla değindiği, “öldüğü sanılan kişinin geri dönmesinin” anlatıldığı bölümler oldukça düşündürücü ve ilgi çekiciydi.
Okuyacak olanlara keyifli okumalar.
“İşte, hepimiz ölüme mahkum fanileriz. Aslında hiçbir şeye değmez. Ne yaparsak yapalım, tek yaptığımız aslında beklemekten ibaret. İzinli ölüleriz biz, birinin söylediği gibi”.
✒️ 📸
̇tapyorumu
15/02/2025
Bağlar bir aile ve yüzleşme romanı. Uzlaşamayan bir ailenin hikayesini okuyoruz.
Kitap üç bölümden oluşuyor:
İlk bölüm çaresiz ve kendini yetersiz hisseden ve çok öfkeli bir kadın olan Vanda'nın eşine yazdığı mektuplarla açılıyor.
İkinci bölümde hayatta kendine bir yer bulamamış sorumsuz, zayıf karakterli, karar vermekte zorlanan bir adamın başka bir kadında bulduğu aşkı ve bunun etrafında gelişen olayları okuyoruz..
Üçüncü bölümde ise olay örgüsünü bu sefer çocukların gözünden okuyoruz. Bir kez daha olayların farklı açılardan nasıl görüldüğünü, hissiyatların asla unutulmadığını, çocukken alınan hasarların nasıl nesilden nesile aktarıldığını anlatıyor yazar.
akıcı dili ve kolay okunmasının yanı sıra duygu olarak sindirilmesi zor bir kitap. İtalya'nın kültürünün kendi kültürel yapımıza yakınlığı sayesinde konu ve hissiyatlar okurken hiç yabancı gelmiyor.
1943 yılında ’de doğan lisede öğretmenlik yaparken karşılaştığı olayları yazmaya başlıyor ve bu yazılar çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanıyor.İtalya’nın en prestijli ödülü olam Premio Strega ödülünü Vie Gemito romanı ile 2001'de alıyor.Yazdığı kitaplardan Denti ve La Scuola filme uyarlanmış. Yazar ayrıca senaryo da yazıyor. Yazarın ve/veya çevirmen eşi Anita Raha'nın Elena Ferrante olduğu ile ilgili görüşler hala sürmekte olup hem Ferrante'nin hem de yazarın Napoli'de doğması ve kitaplarında hep bu yerin olması bu görüşleri güçlendiriyor. Yazar eşi ile birlikte hâlâ Roma'da yaşıyor.
Yazarın dilimize çevrilen Sır ve Şaka kitapları da oldukça akıcı bir dille yazılmış. Starnone'nin kalemi okuyucusunu bir anda Napoli'ye ve Roma'ya götüren başarılı bir kalem.
Vanda, Aldo, Anna, Sandro ve Lidia .. hepsi yaşamın içinden ve çok gerçek...
Tuğba 😋
̆ildir
12/02/2025
Avusturya ulusal radyo kanali Ö1'de dün yayinlanan Georgi Gospodinov portresi.
The Austrian National Radio, Österreich 1\OE1, today 16:05
https://oe1.orf.at/programm/20250211?filter=kultur #785202/Der-Booker-Preistraeger-Georgi-Gospodinov
07/01/2025
🔥 Meksikalı yazar Juan Rulfo’nun tek romanı olan efsanevi eseri Pedro Páramo’yu Süleyman Doğru’nun eşsiz çevirisinden okuduk. Pedro Páramo, Latin Amerika edebiyatının en önemli yapıtlarından biri olarak 1955 yılında yayımlanmıştır. Ve bu konunun uzmanlarına bakılırsa Latin Amerika’nın ünlü büyülü gerçekçilik akımını Pedro Pàramo olmadan düşünmek olanaksız gözüküyor.
🔥Pedro Páramo, Gabriel Garcia Marquez’in defalarca okuyup elinden bırakamadığı ve Yüzyıllık Yalnızlık romanını yazmasına esin kaynağı olan romandır. Ayrıca Don Kişot’tan sonra İspanyolcanın en büyük başyapıtı olarakta adlandırılır.
🔥Romanın başkahramanı, Juan Preciado, annesinin son dileğini yerine getirmek üzere babası Pedro Páramo’yu bulmak için Comala kasabasına gider. Ancak kasabaya vardığında, burada yaşayan insanların ölü(ler) gibi olduklarını farkeder. Ve kasabanın garip atmosferinin ardında büyük bir trajedi yatmakta olduğu anlaşılır. Juan babasını ararken kasaba halkının, ölülerin, hayaletlerin ve geçmişin yankıları arasında kaybolur.
🔥Pedro Páramo, hem bireysel bir arayışın hem de toplumsal eleştirinin güçlü bir örneğidir. Ölüm, aşk, güç ve yalnızlık gibi evrensel temalar etrafında dönen roman, zamanın ve mekanın ötesine geçerek, okuru insanın varoluşsal sorgulamalarıyla yüzleştirir.
🔥Juan Rulfo, olayları asla zamandizinsel bir düzen içinde anlatmıyor. Sürekli olarak geçmiş zamanın değişik tabakalarına dönüşler yapıyor. Bu nedenle sayfa sayısı az olmasına rağmen okuması zor bir kitap. Ama özgün tarzı ile harika bir okuma deneyimi yaşatıyor. Sizleri de Juan Rulfo’nun yarattığı bu büyülü esere teslim olmaya davet ediyorum. 🖋️📸
̆ildir
29/09/2024
Sezon açılışımızı, Şule Gürbüz’ün 18 yıllık bir aradan sonra art arda yayınlanan öykü kitaplarının ikincisi olan Coşkuyla Ölmek (2012) kitabı ile yaptık. Eserin dilini yer yer zorlayıcı bulsak da düşünceyi merkeze alan anlatımı, Türk Klasik müziğine atıfla tek sesli müzik olarak nitelediği yapısı, yer yer nüktedan da olan incelikli ifadeleri özgün bulduk.
Coşkuyla Ölmek, dört öyküden oluşuyor ve dört farklı adamın hikayesini anlatıyor. Karakterlerin ortak özelliği hayata sığamayan, dertli ve uyumsuz kişiler olmaları. Karakterler ve hayat kesitleri farklı olsa da, anlatılar bir bütünün parçaları olarak da görülebilir. Yazarın diğer eserleri gibi bu öyküler de belli bir olay dizisinden, tasvirlerden ya da bol karakterli bir kurgudan ziyade ele aldığı olguları derinlemesine işleyen ve içe bakmaya davet eden metinler. Yazar daha açılış sayfasında öykünün merkez düşüncesini okuyucusuna sunuyor. Somutlaştırmalar ve yekpare bütünden aldığı kesitleri oldukça yoğun ve zengin ifadeler ile işleyerek hale ve meseleye odaklanıyor. Okuyucuya da kendi hal ve durumunu sorgulama fırsatı veriyor.
Yazar, söyleşilerinde Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal gibi ustaların ayak izlerini takip ettiğini ve onların ait olduğu bir geleneğin sürdürücüsü olarak görülmeyi dilediğini iletiyor. Yaptığı göndermeler ile bu yazarların eserleri ile diyalog kurması metinlerini zenginleştiren bir unsur.
Her iyi öyküde olduğu gibi kitaptaki öykülerin etkisinden kolay etkisinden çıkılmıyor.
Zehra
̆ildir
22/07/2024
🎉🎊Oy birliğiyle sezonun en iyi kitaplarını seçtik 🎊🎉
🏆2023/24 dönemi kitaplarında altın, gümüş ve bronz madalyayı alanlar:
🥇Frankenstein / Mary Shelley
🥈Mahur Beste / Ahmet Hamdi Tanpınar
🥉Medea. Sesler / Christa Wolf
Herhangi birini okumuş muydunuz?
12/07/2024
Mahur Beste, Tanpınar'ın bitmemiş işler üzerine kurduğu bir üçlemenin ilk romanı. 1944'te, Ülkü dergisininde tefrika olarak yayımlanmaya başlamış.
Olay örgüsü, kahramanımız Behçet Bey'in bireysel yaşamı etrafında dönüyor gibi görünse de esas kurgu Osmanlı'nın adım adım Cumhuriyet'e evrildiği yıllarda yaşanan toplumsal krizler ve çözülmelerdir...
Kaçınılmazdır. Medeniyetin çıkmazları, bireysel yaşamlarımızı gölge misali takip eder. Gün döner, zaman akar ve değişen dünyanın akışında Tanpınar gibi kayboluruz biz de. Hayata geç kalışımızı, hiçbir yerde tam olamayışımızı, kısacası yazarın deyimiyle, "başka bir zamanın yadigarı gibi yaşayışlarımızı" uzak bir pencereden izleriz...
İşte böyle bir zamanda, hayalimize Behçet Bey gibi biri giriverir. Onun melankolisi bizimkine karışır.
Sahi aklımıza gelmişken, insan 75 yaşında bile babasının istediği insan ol(a)mayışına neden içerler?
İnsanoğlu dün ile bugün, doğu ile batı, gerçek ve rüya arasında neden kalır?
Acı, adalet ve aşk kimin içindir?
Cevabına tam olarak eremediğimiz bu ve benzeri sorular bizde "tamamlanmamışlık" hissi bırakıyor. Öğreniyoruz ki:
Kırık bir aşk uğruna bestelenen Mahur Beste'nin hüznü, "Sahnenin Dışındakiler" ve "Huzur" romanlarında da peşimizi bırakmayacak...
Öyle ki kitabın sonuna sonradan (1975) eklenen, tefrika halinde mevcut olmayan mektup dahi bu hissin nihayete ermesine yetmiyor ...
Doğduğumuz ya da köklendiğimiz toprakların hikayesi gibi, baba/oğul, doğu/batı gibi, bitti sanılan tüm hikayeler gibi bu Mahur Beste de bitiyor...
Kitabı okumak isteyenlere kısa bir not:
Romanda yer alan beste hayal ürünüdür ve Attila İlhan'ın aynı adlı şiiri ile ilgisi yoktur... :)
Tatlı not:
Tanpınar'ın kaleminde kırık bir aşk bestesinin arasına işlenmiş, yer yer sizi gülümseten mizahi dokunuşlar da bulacaksınız.
Ayşenur