31/10/2025
Hastanede insanlar aptal olmaz;
beyin savunmaya geçer.Kim anlayış gösterirse insan kalır…Kim yargılarsa, sadece kibirini gösterir.
Nermin Hanım o sabah aynaya bakarken
elleri titredi fark etmeden.
Fısıldadı kendine:
“Bugün yalnızım… Ama mecburum.”
Kimseyi yormak istemezdi.
Hep kendi işini kendi halleden biriydi.
Öyle öğretmişti hayat ona.
“Ben hallederim” diye…
Ama o hastane kapısı açılınca
Her şey büyüdü,
O küçüldü.
Sesler karıştı birbirine;
Anonslar, ayak sesleri, telaşlar…
İnsan dolu bir yerde
Bir insan nasıl böyle yalnız hisseder?
Sıra aldı, ama
Gözleri rakamları göremedi,
Zihni yolu bulamadı.
Basit bir şey sordu,
kimse duymadı.
Bir daha sordu,
bu kez yüz döndü.
Her yüz,
bir kapı gibi kapandı yüzüne.
Ve her kapanış
kalbine ayrı çizik attı.
Doktor konuştu…
Ama kelimeler uçtu gitti havaya.
Kendini suçladı içinden:
“Ben eskiden böyle değildim…”
Formları uzatırken
Kimliğini düşürmüş olmalıydı
Bir türlü bulamadı
Sanki onun gücü yere düştü.
Gözleri doldu.
Hastalık değildi o an ağır olan…
Yalnızlıktı.
Asansörde yine bir şey sordu.
Yol sordu, bir yön sordu belki…
Sadece bir insan sesi duymak istedi.
Arkasından bir bakış:
“Bu da soru mu?”
Ve güçlü bir kadın
Bir anda küçücük oldu.
Omuzları düştü.
İçindeki ses kırıldı.
Sonra bir el…
Bir ses…
Yumuşak, sakin, analı bir tonla:
“Hanımefendi, kimliğiniz burada…
Merak etmeyin.”
Bir hemşire…
Bir melek kadar sade.
O an anladı Nermin:
Bazen ilacı serum vermez…
Bir insanın şefkati verir.
Çünkü hastanede…
Zihin değil,
sinir sistemi yorulur.
Beyin alarma geçer:
“Bir hata yapma… Bir şey kaçırma…”
O yüzden insanlar
Normalde sormadığı şeyleri sorar.
Bu aptallık değildir.
Hayatta kalma refleksidir.
Basit soru yoktur.
Yalnız hisseden insan vardır.
Bu hikâyeyi paylaşın.
Çünkü orada, o koridorlarda,
Hem sabırla her soruya bakan sağlık çalışanları var…
Hem de kimseye yük olmamak için
“Ben hallederim” deyip sessizce mücadele eden
binlerce Nermin Hanım ya da Nurettin bey...
Ve ikisi de selamı hak ediyor.
Saygıyı, merhameti, anlayışı…
Allah, kimseyi yalnız bırakmasın.
Gercek bir olaydan kurgulanmıştır.
02/08/2024
Bulgaristan'ın Silistre kentinin Tatar Atmaca köyünde (bugünkü adı:Sokol) doğar.
Sekiz kardeşin en büyüğü olduğu için bütün yük omuzlarındadır.
Aç karınlarını doyurmak için harman altında sapların arasında tek tek buğday tanelerini toplar.
Evde herkes onun yolunu gözlemektedir.
Bazen bir avuç, bazen bir tas buğdayla evine döner.
Bir avuçla eve döndüğünde, sanki suç işlemiş gibi annesinin gözlerine utancından bakamaz, o gün bir bahane bulur, evden ayrılır.
Annesi bir avuç buğdayla çorba yapıp, kardeşlerini doyurana kadar da eve dönmez, aç uyur.
Yeter ki kardeşleri 'açım' demesin!..
Baraka gibi bir evde yaşarlardı, evin üstünü bulabildiği tenekelerle kapatabildiği kadar kapatmıştı.
Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu.
O kardeşini kaybetti...
1914'de öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul'a geldi.
Maarif Nazırı Şükrü bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muaallim Mektebine gönderildi.
Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, 'karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim' dedi.
Birinci Dünya Savaşının zor yılları...
Önce öğretmenlik yaptı, sonra 1935'de 'İlköğretim Genel Müdürü' oldu...
Çatısı olmayan evde kardeşini kaybetmişti.
Onu hiç unutmadı.
Sık sık at'a biner, köy okullarını ziyaret ederdi.
Bir gün yağmur yağarken bir köy okuluna gitti, içeri girdi.
Kim olduğunu söylemedi.
Öğretmen çocukları çatının akmayan yerine toplamış yumak olmuşlardı.
'Eyvah' dedi, 'bu öğretmen, yürekli bir öğretmen ama belli ki köy enstitüsü mezunu değil.'
'Çocuklar' dedi, 'bana bir merdiven bulabilirmisiniz?'
Birisi, 'ben bulurum' dedi.
Merdiven geldi, çatıyı bir yağmur damlası akmayacak hale getirdi.
Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı.
Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.
Öğretmen elini cebine attı, kartı çıkardı, okudu.
Şöyle yazıyordu:
İsmail HakkıTonguç- İlk Öğretim Genel Müdürü
Kartın arkasındaki yazı da şöyleydi:
'Çatı yeniden yağmur akıtırsa, bana mektupla yazabilirsin.'
İşte bir öğretmen, bir idealist, bir eğitimci...
Köy Enstitülerinin mimarı...
Çocuklarımızı akıl ve bilimin aydınlık ışığına yönlendiren, onların insana, doğaya, tüm öteki canlılara duyarlı, merhametli, sevgi dolu, özgüvenli, kişilikli, erdemli bireyler olmaları için emek veren, onları yüksek insanlık değerleri ile donatan tüm öğretmenlerimize saygıyla...🙏🙏💖💖
ALINTI
20/06/2022
99 mezunlarından CANIMIZ KARDEŞİMİZ Erhan Boğa'nın annesi vefat etmiştir...
Rabbim mekanını cennet eylesin
12/04/2022
Okulumuzun değerli öğrencilerinden (bizim dönemden)
Hasan Göktekin'in (11 sos C ) babası vefat etmiştir. Merhuma rahmet, Hasan kardeşimizin kendisine ve ailesine başsağlığı diliyoruz
13/11/2021
BİR ANKA KUŞU MİSALİ
Abdülhamit döneminde kimi zaman toplanan kitaplar yakılırmış. İşte böyle bir durum belgeye şu sözlerle not edilmiş:
“ Bugün saat 12’de toplanıldı. Akşam saat 10.30’a kadar 22 çuval yaktırıldı. Her ne kadar belgeler bir kül yığını haline geldiyse de hamam külhanında iz bırakılmaması için üstüne su döktürülerek yanındaki bahçede kazılan çukurun içine dolduruldu, üstüne toprak örtüldü.”
Evet, böyledir kitabın etkisi, külleri bile başına iş açabilir. Yalnız yok edilemeyecek bir güçtür kitaplar; aydınlık yarınları aralayacak güçtür. Kitapların bu gücünü iyi bilmekteydi İsmail Hakkı Tonguç. Bundan dolayı kitap okumaya çok önem verilmiştir Köy Enstitülerinde. Öyle ki Köy Enstitülerinde kitap okumak öyle rastgele yapılan bir uğraş olmamıştır. Çocukların seviyelerine uygun seçilen yapıtlar topluca okunmuş, tartışılarak kitap üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Amaç ise sadece öğrencilerin kültür seviyelerini artırmak değil aynı zamanda onları sorgulayıcı, eleştirel bir okuma yapmayı özendirmektir. Birçok klasik eser didik didik edilmiştir öğrenciler tarafından. Aynı zamanda yazmaya da özendirmişti bu kurumlar. Böylece birçok aydın yetişmiştir Köy Enstitülerinden. Evet, bu yüzden yıktılar ama küllerini bir çukura gömmeyi unuttular! O küllerden; Fakir Baykurt, Pakize Türkoğlu, Ayşe Baysal, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam, Mehmet Başaran, Abbas Cılga, Emin Özdemir, Yusuf Ziya Bahadınlı, Adnan Binyazar, Ümit Kaftancıoğlu, İlyas Küçükcan ve daha nice aydın ve onların yetiştirdiği aydın bireyler ve nice yapıtlar çıktı ve çıkmaya devam edecek, bir anka kuşu misali…