Yürekbalı

Yürekbalı

Share

Kültür, Sanat, Edebiyat Sitesi ...

19/05/2026

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.

Gün hepimize umut ola!

11/05/2026

"İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.

Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor."

-Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ'da Var Bir Yılan

06/05/2026

Meclis, 11 Mart 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için toplanmıştı. Günün sloganı “3’e 3”tü. Adalet Partisi (AP) sıralarından “3’e 3” sesleri yükselirken Süleyman Demirel şevkle ve heyecanla en ön safta yerini almıştı. “3’e 3”le kastedilen; Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu’nun idamlarının rövanşı olarak Deniz Gezmiş’in, Yusuf Aslan’ın ve Hüseyin İnan’ın canlarının alınmasıydı.

Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askerî darbesi olan 27 Mayıs Darbesi (1960) sonrasında yargılanarak asılmışlardı. Askerden intikam alınamıyordu. Askerden hesap sorulamıyordu. Bu üç idamın sancısı 1972 yılında ellerinde kan olmayan üç delikanlıdan çıkarılıyordu.

Mecliste Süleyman Demirel’in gözleri kendi grubunun üzerinde dolaşıyordu. Meclis oylamasında Demirel önce bir elini, arkadaki sıralarda bir tereddüt hissedince de iki elini birden kaldırmıştı. İki eliyle birden Deniz Gezmişlerin idamını istiyordu. İdam için havaya kalkan eller yeter sayıyı veriyor ve “zafer” Demirel’in yüzünde ne acıdır ki bir sevince dönüşüyordu.
***
6 Mayıs 1972’de canları elinden alınan Deniz Gezmiş’in, Yusuf Aslan’ın, Hüseyin İnan’ın anılarına ve yüreklerindeki “Bağımsız Türkiye” aşkına saygıyla...
***
şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız

bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı
o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız

bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
gün döndü geceler uzar hazırlık sonbahara
o mahûr beste çalar müjgân’la ben ağlaşırız

-Attilâ İlhan, Mahûr
(Tutuklunun Günlüğü)

05/05/2026

Ülkü Tamer - Bir Garip Öğretmen

-Öğretmenlik Serüveni Başlıyor-

Askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım. İstanbul’da, Okmeydanı’nda İstiklal İlkokulu’na verdiler beni. 1960’ların ikinci yarısı. Okmeydanı şimdiki Okmeydanı değildi o zamanlar. Ne çevre yolu, ne koca koca yapılar... Darülaceze’yi geçince bir iki gecekondu. Şark Kahvesi. İki katlı İstiklal İlkokulu.

Okula gidip müdüre “teslim oldum”. “Seni dördüncü sınıfa verelim” dedi Hikmet Bey. Aldı beni, sınıfıma götürdü. Kırk dört çocuğa, “İşte öğretmeniniz” dedi. Bana döndü, güldü. “Hepsinin eti de senin, kemiği de senin.” Çıktı gitti.

Bir süre öğrencilerimle bakıştık. Nasıl biri olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Adımı söyledim. Onların da kendilerini tanıtmasını istedim. Hepsi sırayla adını söyledi. Sonra yine sessizlik.

Sonunda sessizliği Azmi bozdu: “Bugün küme çalışması yapacak mıyız, öğretmenim? Ünitemiz...”

Küme, ünite... Ne ola ki bunlar? Bizim zamanımızda böyle şeyler ne gezer! Kurs falan da görmedik. Askerlik Şubesi’ne, oradan Milli Eğitim Müdürlüğü’ne, oradan da okula! Öğretmenliğin ABC’sini değil, A’sını bile bilmiyoruz!

“Bugün ders yok” dedim. “Birbirimizi tanıyacağız.”

&

Yazılarının nasıl olduğunu görmek istedim. “Okulun adını yazın” dedim. Yazdılar. Kırk dört kişiden sadece altısı “İstiklal İlkokulu”nu doğru yazabildi. Ben de kalkmış, yazıları güzel mi diye bakacağım! Dördüncü sınıf öğrencisi bunlar. İkinci sınıfta bile bu yanlışlar yapılmaz.

İşim hiç de kolay olmayacaktı. Her şeyden önce çocukların güvenini kazanmalıydım. Bana güvenmeleri için hiçbir neden yoktu şimdilik. Öyle ya, “ünite” deyince, “küme” deyince boş boş bakıyordum. Bu güveni “ders dışı” bir yolla sağlamalıydım.

“Söyleyin bakalım” dedim. “En sevdiğiniz sinema oyuncusu kim? Artist?”

Sınıfın yarısı Cüneyt Arkın, yarısı Yılmaz Güney dedi.

Yaşasın! Güvenlerini kazanacak bir yol bulmuştum. Cüneyt de, Yılmaz da arkadaşımdı. Onları getirecektim okula.

Getirdim de.

-Malkoçoğlu Okmeydanı’nda-

Cüneyt Arkın’ı Fahrettin Cüreklibatur olduğu, öykü yazdığı günlerden tanıyordum. Annemin memleketlisiydi. Eskişehirliydi. Tıp Fakültesi’ne gidiyordu o sıralarda. Şiir yazmayı bırakmasına üzüldüğüm, üzülmekten öte içerlediğim, Cengiz Çelikten’le dolaşırlardı hep. (Sahi, Cengiz acaba nerelerde şimdi?)

O gün okuldan çıkar çıkmaz Cüneyt’i buldum. “Yarın çekimin var mı?” diye sordum.
“Hayır” dedi.
“Hazırlan öyleyse, benim okula gidiyoruz.”
“Peki” dedi hemen.
“Ama önce Cağaloğlu’na gidip kırk dört öğrenciye bir şeyler alacaksın” dedim. Herkese üçer defter, üçer kalem, birer cetvel, birer sulu boya takımı, vb.

Ertesi gün nerede buluşacağımızı kararlaştırdık.
Buluştuğumuzda Noel Baba gibiydi Cüneyt. Arabasının bagajını armağanlarla doldurmuştu.

Okula vardığımızda ilk ders başlamış, öğrenciler sınıflarına girmişti. Müdürün odasına gittik. Hikmet Bey, Cüneyt’i görünce gözlerine inanamadı.
Benim çocuklar da.
Sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra çığlıklar yükseldi: “Cüneyt Arkın! Cüneyt Akın!”

Herkese armağanları dağıtıldı. Sonra yine sessizlik.
“Hadi” dedim çocuklara. “Cüneyt Bey’e bir şeyler sorun bakalım.”

Nihat adlı bir öğrencim vardı. Parmağını kaldırdı. Ayağa kalktı. Sorusunu patlattı:
“Dünyamızın güneşten uzaklığı kaç kilometredir?”

Cüneyt şaşkınlıkla bana baktı. Sanki tahtaya kaldırmışım onu, bilemezse sıfır vereceğim.
Neyse, Azmi yetişti imdada:
“İlk filminizi ne zaman çevirdiniz?”

Bu arada kapı açıldı. Öğretmenlerden biri. Başka bir sınıfta okuyan oğlunu içeri itiyor:
“Hocam, bu da istifade etsin...”

&

Ders arasında okul birbirine girdi. Cüneyt’i müdürün odasına zor attım. Bütün öğretmenler orada toplanmış. Çaylar içildi. Sonra ünlü oyuncumuzu alkışlar arasında yolcu ettik.

Kadın öğretmenlerden biri yanıma yaklaştı. “Aşkolsun, hocam” dedi. “İnsan bir gün önceden söyler... Saçımızı yaptırırdık.”

Sınıfa girmek üzere koridordan geçerken benim öğrencilerden birinin sesini duydum. Bir başka çocuğa caka satıyordu:
“Sen ne diyorsun be! Bizim öğretmen Cüneyt Arkın’ın arkadaşı!”

Tamam! Öğrencilerin güvenlerini ders dışı yollarla sağlamak yolunda önemli bir adım atılmış, “operasyon”un ilk bölümü başarıyla tamamlanmıştı!
Sıra Yılmaz Güney’deydi.

-Sınıfa Yılmaz Güney Geldi-

Yılmaz Güney’i aradım. Epeydir birbirimizi görmemiştik. En yoğun çalışma dönemini yaşıyordu. Setten sete koşturuyordu.
“Bir gününü bana ayıracaksın” dedim.
“Yarın buluşalım” dedi.
“Yarın işin yok mu?”
“Var ama boş ver. Ne yapacağız?”
“Seni Okmeydanı’na götüreceğim” dedim.
“Hayrola...”
“Benim sınıfa geleceksin.”

Ertesi gün Yılmaz’la okula gittik. Kıyamet koptu. Değil sınıf, değil okul, mahalle birbirine girdi. Yılmaz Güney’in geldiği duyulmuş. Biz sınıfta öğrencilerle sohbet ediyoruz, bütün Okmeydanı okulun bahçesine toplanmış, “Ya ya ya, şa şa şa, Yılmaz Güney çok yaşa!” diye bağırıyor. Yılmaz pencereden halkı selamlıyor.

Dersler tatil edildi. Öğretmenler bizim sınıfa doluştu. Benim çocukların keyiflerinden yanlarına varılmıyor. Öyle ya, bir efsane ayaklarına kadar gelmiş, kendileriyle tek tek ilgileniyor, konuşuyor.

Yılmaz gittikten sonra ortalık biraz yatıştı. Sınıfta benim öğrencilerle baş başa kaldık. Artık hepsi bir başka bakıyordu bana. Karşılarında “küme”yi, “ünite”yi bilmeyen bir öğretmen değil, Cüneyt Arkın’ın, Yılmaz Güney’in arkadaşı vardı. Kafalarında, yüreklerinde beni de o kata yerleştirmişlerdi.

Güvenlerini, “ders dışı” bir yolla da olsa, kazanmıştım. Öğrenciyken bile yaşamadığım yoğun bir çalışmaya girdim hemen. Önce “küme” nedir, “ünite” nedir, öğrendim. Şiiri, çeviriyi bir yana bıraktım, ders kitaplarını, yardımcı kitapları “hatmetmeye” koyuldum.

Yılmaz’ın gelişinden yaklaşık bir hafta sonra, dersin ortasında kapı vuruldu. “Girin” dedim. Gireni görünce de şaşkınlıktan donakaldım.

Münir Ağabey! Münir Özkul! Beni arıyormuş. Kâmran Yüce’ye sormuş. Kâmran, “Okmeydanı’nda öğretmen” demiş. Münir Ağabey de kalkıp okulu bulmuş, gelmiş.

Benden çok öğrenciler şaşırdılar tabii. Cüneyt Arkın’dan, Yılmaz Güney’den sonra Münir Özkul! Öğretmenlerini ziyarete geliyor!

Münir Ağabey’in geldiğini müdüre de haber vermişler. Kapı güm diye açıldı. Hikmet Bey, bir süre sessizce baktı Münir Ağabey’e. Sonra yanına koştu.

“Allah Allah?” dedi. “Şu sanatkârlar da ne kadar mütevazı oluyorlar. Kalkıp kalkıp okulumuza geliyorlar!”

&

“Sanatkâr”ların ziyaretleri daha sonraki aylarda da kesilmeyecekti. Edita Morris bile gelecekti sınıfa. Bazı müzik derslerini ise “konuk öğretmen” olarak Cenan Akın’la Cem Karaca verecekti.

-Ülkü Tamer, Bir Garip Öğretmen
(Yaşamak Hatırlamaktır, Anılar Kitabı)
-Görsel (yapay zekâ): Ülkü Tamer, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney

01/05/2026

Yaşasın işçilerin emekçilerin uluslararası birlik dayanışma ve mücadele günü!
Yaşasın 1 Mayıs!
* * *
“Selâmlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına,
mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına,
“Yârin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber” diyebilmek adına,
evlerin, yurtların, dünyaların ve kosmosun kardeşliği adına.”

-Nâzım Hikmet, Kosmosun Kardeşliği Adına
-Görsel: Orhan Taylan

02/04/2026

ÖZDEMİR ASAF İLE GEÇEN ZAMAN - OKTAY AKBAL

Kendiminkinden çok, onunkini merak ederdim. İnsan nasıl yaşlı olur? Nasıl bir şeydir yaşlılık? Kırk yaş, elli yaş, altmış yaş... Kimi vardır gözünüzün önüne gelir yaşlılık yılları. Bir türlü somut biçimde canlandıramazdım Özdemir Asaf’ın yaşlılık günlerini... Genç öleceğini düşünürdüm. Ozanlar genç ölür, ölmelidir, derdim içimden. “Ve bütün efsane işte o kadar.”

Serveti Fünun Dergisi’nin yönetim yeri ufacık bir odaydı. Bir masa, bir lamba, duvarlarda eski dolaplar, üç dört sandalye. Pencere basımevinin avlusuna bakar. Yıl 1943. Özdemir gelirdi koca paltosuyla, şemsiyesiyle. Yokuşu Semih Mümtaz S. ile çıkmış. Kadıköy’den Cağaloğlu’na birlikte gelmişler. Biri gider Tanin’e, biri de Serveti Fünun’a... Paltosunun cepleri yiyeceklerle doludur Özdemir’in. Neler! Köfteler, ekmekler, peynirler! Doymak bilmez bir iştah! Şiirler çıkarır, eski dolabı karıştırır, tozlu dergiler, kitaplar bulur, alır evine götürür, Özdemir Arun’du adı. ‘R’leri yumuşak ‘ğ’ olarak söyleyen bir delikanlı... Şair değil de sporcu daha çok. Futbol oynarmış, Boncuk Ömer’le çarpışmış bir maçta, çok sert oynuyorlarmış, o da öyle yapmış... ‘Yedigün’de, Özdemir Özdem’ diye şiirleri çıkıyormuş. Heceyle yazılmış ilk gençlik dizeleri... ‘Serveti Fünun,’ 1940 kuşağının ilerici atılımlarının dergisiydi. Bir önceki kuşağı ‘Tasfiye’ etmeye kalkmıştık. Herkes bize karşıydı. İlk kez Cumhuriyet kuşağı yazında başkaldırıyordu. Özdemir’e bir ‘ad’ bulmalı dedim, Özdemir Özdem’le şair olunmaz! Özdemir Yasaman, dedi nereden aklına estiyse, o da olmaz! Özdemir Arun, ama ‘r’leri söyleyemezse! ‘Babanın adı neydi?’ dedim. Asaf’mış... Tamam ‘Özdemir Asaf,’ işte bir şaire yaraşan ad... Hoş geldin Özdemir Asaf yazınımıza!.. Geliş işte o geliş...

İlk yayımlanan şiirlerinden benim en beğendiğim ‘Son Buluşma’ydı. Her ozan gibi bir kızı seviyordu. Kız Yüksek Ticaret’te, kendisi Hukuk bir de. Fatih’ten Atikali’ye uzanan ağaçlı cadde üstünde bir ev... “Kavuşmak yok ki cihanda ayrılık olsun, sil gözlerini - Ben seni sevdiğimden pişman değilim,” “Hem bazen de ayrılık öylesine gelir ki - Bir gelin gibi duvaklıdır” dediği solgun, ince bir genç kız...
(...)
Bir ara ‘Serveti Fünun’u tüm kente biz dağıttık. Alırdık elimize paketleri, Cavit Yamaç, Fahir Onger, ben ve Özdemir... Cağaloğlu’ndaki tütüncüye üç tane, Sirkeci’deki bayilere, oradan Köprüaltı, Yüksekkaldırım’dan Tünel başındaki satıcı, Beyoğlu Caddesi’ndeki madam, Taksim’deki dükkân, Harbiye, Şişli... Yüz mü yüz elli, bu kadarcıktı tüm satışı elli yıllık derginin! Bir de resmi aboneleri vardı, parti, halkevleri, dış işleri, iki üç yüz kadar... Özdemir’in türlü oyunları, esprileri, çılgınlıkları ile geçen bir iki saat...

Anılar gelip gidiyor. Gelip gidecek yaşadıkça...
(...)
Özdemir gazetecilik yaptı, sigortacılık yaptı, sonra askere gitti. Ben Ankara’daydım. Mektuplar geliyordu yedek subaylık yaptığı Erzurum’dan. Karlı geceleri anlatıyordu, mum ışığında yazılan şiirleri... Sonra Cağaloğlu’nda Vatan Gazetesi yanında bir bodrumda küçük bir basımevi açtı. Önce tek bir pedal vardı, sonra baskı makinesi de getirtti. En güzel, en temiz baskıları yaptı. İyiydi işi, para kazanıyordu. Ama içki vardı, içkili geceler, hatta sabahlar vardı. O güzel iş gide gide uçup gitti elinden. Kitapçı dükkânı açmak. Sonunda onu da yitirmek. En sonra da Bebek’te bir içkili yer. Bir zaman sonra onu da kapatmak...

Dış bir yaşamı yoktu Özdemir’in, içteydi hepsi. Birbirinden güzel baskılı, kendi dizerek, kendi basarak çıkardığı kitapları, ‘Dünya Kaçtı Gözüme’, ‘Sen Sen Sen’, ‘Yuvarlağın Köşeleri’, ‘Yumuşaklıklar Değil’, ‘Bir Kapı Önünde’, ‘Nasılsın’, son yıllarda da ‘Çiçekleri Yemeyin’ ve ‘Yalnızlık Paylaşılmaz’... Gerçek yaşam, o başladığı yarım bıraktığı işlerde değil, o sabahlara dek süren içkili zaman parçalarında değil. Hatta canına kıyma aşamasına gelen anlarında da değil. Dizelerinde, şiirlerinde, kitaplarında...
(...)
Evet, matineler, edebiyat matineleri!.. 1950’lerin sonlarına doğru tutkulu bir akımdı bu toplantılar. Liselerde, fakültelerde, tiyatrolarda, yurdun her yanında... Giderek bir matineciler takımı oluştu. Matine kralları! Özdemir Asaf bu ‘Kral’lardan biriydi. Sesi duruşu, dizeleri ile etkiliydi çok. Lavinia şiiri, Alfa şiiri bu matine günlerinin yıldızlı dizeleridir. Bir gün bir okulda tam şiirine başlayacakken bir genç kız kalktı yerinden, kapıya yöneldi. Özdemir “Sana gitme demiyorum” diye bağırdı mikrofondan. Kız durakladı, hemen oturdu oracığa, “sana gitme demeyeceğim - Ama Gitme Lavinia” dedi Özdemir ardından... Lavinia kimdi? Belki belirli bir kişi. Belki tüm sevilenler, özlenenler: “Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim - İncinirsin” diyordu o kadına, o ozan... Bir de Necatigil vardı boynunu büküp Evler şiirlerini okuyup büyük alkış toplayan, bir de Attilâ İlhan, fularını boynuna dolayıp “Barbaros Bulvarı’nda düşeceğim” diye başlayınca salondakilerin içini titreten... Biz öykücüler de zaman zaman bir sanatçıya okuturduk öykümüzü, çok kez de kendimiz okurduk. Uzun düzyazının beş on dakika dinlenemeyeceğini bildiğimizden okurken öykünün orası burasını atlayarak... Asaf Halet Çelebi bir gün bu matinelerin parasal yönden bizlere yarar sağlamasını istemişti. “Hiç değilse beşer lira versinler. Hiç parasız gidip şiir okumak gururunu incitmiyor mu?” demişti.

Geçti gitti hepsi. İnsanlar, birer gölge gibi... O matinecilerden kalan kaç kişi? Yirmi beş otuz yaşların sanatçıları şimdi yaşasalar da eski kişiliklerinin soluk birer yansımasıdır artık. Bedri Rahmi, Necatigil, Özdemir Asaf’la birlikte gittiğimiz bir Zonguldak gezisi diriliverdi birden. TMTF’nin bir toplantısıydı. İki gün Zonguldak’ta kalmıştık, bir matine bir suare yapmıştık dördümüz. Sonra madenlere inmiştik, birer gece de Bolu’da kalıp dönmüştük. Unutulur mu böyle bir zaman parçası? (...)

“Beni bu telaş öldürecek” diye diye yaşadı, coşkun bir hızlılık, bir koşuşma içinde... Bir yere yetişmek ister gibi rakı kadehlerinde bir şeyler arayıp bulamayarak, bulamayacağını bilerek... Daha nice anı var, nice zaman parçası var yaşatılacak... Şimdi hepsi bir sis perdesi altında. Gün gün çıkacaklar ortaya... Bir gün beni de hepimizi de kendi karanlıklarının içine alıncaya dek...

-Oktay Akbal, Özdemir Asaf ile Geçen Zaman
(Anı Değil Yaşam)

31/03/2026

İlhan,
günlerin geçmek için
kuşlardan kopya çektiği bir imtihan,
geceden topladığı
tüylü otlarla
kaşırmış
şiirin
patlamamış
süt dişlerini

Melih
ölümlü yağmurun
altında bir telmih,
çok okumuş
bir şey bulmuş
bulduğunu unutmuş
ondan sonra ne yazsa
şiir olmuş

Rifat
karahindibaya
bağlanmış bir at
yemini yel vermiş
eyerini rüzgâr vurmuş
derler ki
hep koşmuş, bir kere
durmuş onda da
gemiler karaya vurmuş

Edip
tavandan sarkan bir ip
önce düşünmüş
kendini asmayı
sonra demiş
düşünmekle yazılmaz şiir
içinde ateş
böceklerinin dans ettiği
bir cin şişesi asmış o ipe
ne yazdıysa
onun altında yazmış
vurmadan önce dibe

Turgut
kedilerin bile
tırmanmadığı bir dut
tut demişler tutmuş
bir eliyle bir ucundan dünyanın
öbür eliyle yazdıklarını
kışın kararan defterinde unutmuş
yitip gidecekmiş yazdıkları, belki daha da beteri...
neyse ki bir gece Tomris bulmuş defteri.

Cemal
aşka kalkışmaktan
aranan bir hamal
kuşlarla da düşüp kalkmış
büyük ihtimal
yazmadığı günler
ıssızlığın ortasında
bir telefon kulübesi gibi dururmuş
derler ki yanından geçerken
çaldığını duyup açan
hayatının aşkını bulurmuş

İşte böyle
anlatırdı Ahmet Çelebi
şiirin o şaşaalı günlerinde
rüzgârdan dinlediklerini

-Gökçenur Ç., İşte Böyle Anlatırdı Ahmet Çelebi Şiirin O Şaşaalı Günlerinde Rüzgârdan Dinlediklerini:
-Ansızın Yağmur, Toplu Şiirler / Rüzgâr Böyle Eserken, (2017-2022)-

21/03/2026

21 Mart. Dünya Şiir Günü.

21 Mart’ta bahar kapısını şiirle açar. Şiir dediğimiz, bir sabah yüzünüzde aydınca açabilir ya da bir akşam gözlerinizde hüzünlüce yıldızlanabilir.

Laleli’den dünyaya yelken açtıran kalemlere sahip bir kere şiir. Cemal Süreya “iyilik” diyor, şiir iyiden geçerek uğruyor bize mesela.

Yazın küçük gelse de "Nar"a götürebiliyor Haydar Ergülen. Daha oluşmadan, belki çiçeklenmeden narlar.

Sonra yağmur yağıyor misal. Ömür Hanım gelip sokuluyor pencerenizin kuytusuna. Kurumuş çiçeklerinizin önünde güz konuşmaları yapıyorsunuz. Şükrü Erbaş selam sarkıtıyor yüreğinin boşluğu altından.

Siz mutluyken bütün şiirler gülümseyebiliyor, mutsuzken boynu bükülüyor gözlerinizde. Motifleniyor bütün temalar bir bir elinizin ve gözlerinizin korumasında.

Karanlık çöktüğünde ise en ağlamaklı zamanda hep bir "sus" da diyebiliyor şiir.

Ve şiir her şeye rağmen kendi göğünde hâlâ benzersiz tazeliğini, kuşatıcılığını, birleştirici büyüsünü korumaya devam ediyor.

Selam olsun yaşamış ve yaşamakta olan tüm şairlere. Onların, yalnızlığı okundukça azalan şiirlerine ve bütün şiir sevenlere selamlar olsun. Şiir getirenleriniz çok olsun.

Dünya Şiir Günü kutlu olsun.

14/11/2025

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalı Çarşı;
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;
Güvercin dolu avlular.
Çekiç sesleri geliyor doklardan,
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başında eski âlemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

- Orhan Veli Kanık, İstanbul’u Dinliyorum
(Bütün Şiirleri)
(13 Nisan 1914, İstanbul - 14 Kasım 1950, İstanbul)

10/11/2025

10 Kasım günü saat “dokuzu beş geçe” durduğumuz “bir dakika”lık saygı duruşu, bilinmelidir ki sadece Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına değil, onun temsil ettiklerine, devrimlerine, Gelibolu’ya, Sakarya’ya, İnönü’ye, yani bir ulusun kurtuluşuna saygı duruşunda bulunmaktır. O “bir dakika”, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bir milletin onur mücadelesine sadakattir.

Want your business to be the top-listed Government Service in Antalya?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Website

Address


Antalya