Kore Hikayeleri

Kore Hikayeleri

Share

Kurucular;
Merve Şen-Melek Nur Choi

Photos 23/05/2016

BOYS
1.bölüm
Ne gıcık insanlar var şu Dünya'da...
Baş belası 4 kardeş,6 erkek arkadşım,3 kuzen vede saçma sapan bir mantıkla dıdımın dıdısı olarak
bilinen Selim.Hayatım aslında güzeldi en büyük baş belam 6 erkek arkadaşım olmasaydı...
Mert,Sinan,Meriç,Mehmet,Bora ve Hüseyin bu baş belaları çok p*s varlıklar onlar olmazsa ne
güzel sessiz sakin bir hayatım olucaktı...Üç sene önce tamda bu gün bu p*s varlıklarla tanıştım
insan hepsiyle ayrı ayrı bir gün içerisinde nasıl tanışır? Anlatmayım bence..!
Gizemli defterimi kapatırken esniyordum ağzım yırtılcaktı az daha ayırsam.Gecenin üçüydü saat
bu saate kadar nasıl yatmadığımı düşünürken yine esnedim. Vede daha fazla vakit kaybetmeden
yatıp uyumaya karar verdim.
*****
Sabah kapıya atılan tekmeyle uyanırken ana avrat küfrediyordum bana sırıtarak bakan abim
Barış'a bi tekme salladım kaçtı piç.
Ben bu erkeklerden ne çekiyordum be her yanım erkek anamda yok üç aydır yav erkeklerle baş başa
bıraktı beni ben bunlarla nasıl savaşcam be..
Melih usulca odama girdi 'gız gah yemek hazırla!' diye cırladı öküz.
bende susarmıyım çaktım lafı 'çok istiyosan kalk kendin hazırla abicim ben hazırlarken öküzün
trene baktığı gibi bakacağına!'
Melih kaşlarını çatıp bana bakarken sırıttım ben bu çocuktan bayağı korkuyordum çünkü en büyüğümüz
vede ben tek kızım kıymetliyim ama bunlar beni eziyor.
kalkıp giderken 'abicim seni seviyorum abilerin en yakışıklısı'diye yağ yakıyodum arkadan Barış
bağırdı 'yağın fiyatı artmış!' senin suratına bakanda azalmış g*t yav bu çocuk p*s varlık
'yaw he he'diyerek pişmiş kelle gibi sırıttım.
Aşağı indim canavarlar topluluğunun en şeytanileri koltukta oturuyolardı o an kafama yediğim
yastığa hiç şaşırmamıştım her sabah ya terlik ya çatal ya kaşık ya bardak yada şuanki kafama
yediğim yastığı yiyordum p*s adi varlık bunlar yaw..
Ters ters bakıp mutfağa girdim babam mutfakta gazete okuyordu bana bakmadan'günaydın' dedi
kedi gibi gözüktüğümü biliyordum mayıştım sevgi görmek hoşuma gidiyordu ama on dört erkek
hayatımı batırıyodu.
Bi kaç dakkaya masayı hazırlamıştım ama yemeden çıkıcaktım bu gün okula erken gitmeliydim
'seni seviyorum babacım sana afiyet olsun, abiciklerim sizi sevmesemde sizede afiyet olsun'
derken hepsinin kötü bakışlarına ve Metenin kaşığına maruz kalmıştım adi çıcık..
Evden çıktım yolda yavaşça gidiyodum hiç arkadaşım yoktu baş belalarından başka.O an üstüme gelen
çamurla ebesine küfrettim.
Sinan öküzüydü gözlerimi devirdim camı açıp atla derken yerden aldığım çamuru suratına fırlattım
'ebeni sikiyim' diye küfrederken canice sırıtıyordum lafının devamını getirdi'g*türmüyorum
lan seni okula mokula defol git kimle gidiyosan'sırıttım 'giderim' derken omuzlarımı silktim.
gaza basıp defolup gitti salak. Okula gittiğimde salaklar grubu olan BOYS tam karşımda dikiliyodu
'olum ben niye her gün sizi görmek zorundayım!'diye cırladım.
Bora mal mal sırıtıp 'eee bizim işimizde bu seni her gün sinir etmek' dediği an 'mal' diye
söylendim.
Mehmet yine her zamanki gibi durgun duruyordu bir tek bu çocuğu seviyorum zaten bir tek bu insan
diğerleri cani..
Meriç yine bi kıza piç piç sırıtırken'yeni kızmı geldi okula' dedi.
bu çocuk çok piçtir piçin önünde gideni gibi bişey ne biçim bi varlıktır laned her saniye
iğreniyorum ondan.
pff hep iğreniyorum dedim aslında iğrenmiyorum onlardan.İyi onlar ya seviyorum bu çocukları
sinir olsam bile beni başka düşünen kimsem yok cani varlıklar düşünüyo beni sadece..
O an omzumda hissettiğim elle irkildim Selim öküzünü görünce şoka girdim 'hassi**ir sen ne
geziyosun burda?'
Sanki zihnimi okumuşcasına lafımı keserek 'artık burdayım bebek' derken pişmiş kelle gibi
sırıtıyordu.'ne burdası olum sen bu okulda olmazsın laned laned laned..!' derken ağzımı kapattı
'kes kız sanane' derken elini ısırdım inileyince sırıttım bize p*s p*s bakan Sinan ve Hüseyin'i
farkedince irkildim sırıtmayı kesip okula doğru ilerledim.Arkamdan bağrışan şahısları dinlemedim
bile.
Kütüphaneye gidip kitaplarımı çıkarttım yazılımız vardı ve ben çalışamamıştım bi kaç saat burda
çalışcaktım derken kafama yediğim çanta ana avrat küfrettirirken Barış sırıta sırıta geliyodu
'oha amk bu burda ne geziyor' derken içimden tabiki onun yüzüne bunu diyemezdim g*t meselesi onu
demek galiba beni pencereden aşağı atardı.Kaşlarımı çattım 'kız sen ders çalışmak içinmi erken
geldin?'diyince kendimi tutamayıp kafama yediğim çantayı suratına fırlattım 'ebeni siktim gel
buraya hatta beni yorma kendini camdan aşağı at' diyince ipi bırakılmış deli danalar gibi
koşamaya başladım eşyalarımı orda bırakmıştım kesin onları çöpe basıcak' lan salak Gizem'cim
sen ne diye eşyalarını toplamadan kalkıp gidiyosun' diyen iç sesime 'kes lan abim bu' derken
tamda o an Mete'ye çarptım sırıtıp 'sen Barış'tan kaçıyosun' derken kolumdan tutup sürükleyerek
g*türdü g*t çocuk..
Barıştan yediğim 2,3 tekmeyle topallarken kitaplarımı çöpten çıkardım laned çöp karıştıttırıyo
piç...
Meriç kahkaha patlatıp 'çöpçümü oldun' derken çöpten çıkardığım bir gazeteyi ağzına bastım o an
kafama yumruk yedim pff ben bunlardan ne çekiyorum be her gün dayak dayak yeter ya bende insanım
Allah belanızı vermiye laned insanlar....
Mehemet gelip yardım ederken Meriç kusmaya gitti yaw vallaha bu Mehmet en iyileri bi bu çocuk
beni düşünüyo..
******
Ders çalışamadan sınıfa gelmek zorunda kaldığım için saatlerce onlara küfrettim.. Gidip kendime
şeker alıp 10 dakika dua döşürdükten sonra sınava başladım daha doğrusu daha başlayamadan arkamdan
dürten Sinan'a baktım 'lan kopya ver' derken 'si**ir' dedim sonra önüme dönüp kıs kıs güldüm.
Arkamdan belimi delecek gibi kalem batırıyordu acıtsada takmadım kafamı kağıdıma gömüp
dakkalarca uğraştım kafamı kaldırdığımda on dakika vardı saatle bi kaç dakika bakıştıktan sonra
kağıdımı hocaya g*türdüm.Götürmez olaydım benimle aynı zamanda BOYS'sun bütün üyeleride kağıtlarını
hocaya verdiler.
Beraber kantine gittik Mehmet usulca seslendi 'Gizem' tatluş jojuk bende hiç geciktirmeden cevap
verdim 'efendim' dediğim anda bütün gözler bana çevrildi 'ne var deil efendim sen Mehmet'ten
hoşlanıyomusun?' diyen Hüseyin'e 'mal' bakışı attım 'evet kıskandınmı?' derken 'si**ir' dercesine
bakış attı.
'evet anladım' dediğim an herkes kahkaha attı bende kıkırdadım.
Meriç beni dövecek gibi bakıyordu irkildim bende ona baktım şahsen korktum ben bundan..
'Meriç'cim sen niye öyle bakıyosun?' dediğimde gözlerini kıstı küçümsercesine gözlerini çevirdi.
'g*t' diye cırladım 'si**ir' dedi 'puşt' dediğim an sırıttı ve duymamışlıktan geldi. Mete'yi
gördüğüm an masanın altına girdim.
Mehmet eğilip usulca 'napıyosun' dediği an 'sus..!' diye bağırdım.
*****
Mete sınıfıma girince şoka girdim girmem lazımdıda kaç senedir aynı okuldayız hiç daha sınıfıma
girdiğini görmemiştim saçma geldi bir an gözlerimi ovalayıp yeniden baktım ama cidden Mete'ydi.
gelip yanıma oturup konuşmaya başladı 'Gizem okul çıkışında bi yerlere yemek yemeye gidelim.'
ciddi anlamda ikinci şokumu geçirdikten sonra düzeldiğim an cevap verdim 'noldu abicim kafana
taşmı düştü naptı?' gözlerini devirdi bişeyler olduğunu anlamıştım ama ne olduğunu anlayamamıştım
'off sorma işte gel sadece seni kapıda bekliyor olurum' gözlerimi devirdim 'bişeymi oldu?'
dedim içime oturmuştu ilk defa bu kadar sakindi benim için oflayıp cevapladı 'canım sıkkın..'
'tamam abicim' diyip kafamı omzuna gömdüm saçlarımdan öpüp 'gidiyorum' diye fısıldadı.
*****
olum bu nasıl ders be beynim sikildi of yaw bitsin yeter bide blok ders ağlıycam az kaldı ya off
derkene beynime yediğim odunla inledim bu hoca ne boka vuruyo bana ya 'hocam..!' diye cırladığım
an yine kafama odun yedim 'hocam abartmayın yaw!' derken hoca değilde Meriç olduğunu farkettiğimde
hocanın sınıfta olmadığını ve Meriç'in başkanlık tasladığını farkettiğim an defteri kafasına
geçirdim Meriç inilediği an sırıttım Meriç eğilip kafama geçirdiği an beynim sikildi.
Bütün sınıf bize gülerken elime geçen ilk şeyi Meriç'in kafasının ortasına geçirdiğimde çocuk
yere düştü neyi geçirdiğimi baktığımda laptopumdu tam isyanlık an Meriç yerde inilerken ben
ağır yakıyordum laptopum gitti lan 'gittiiii gitti gitti laptopum gitti'
Derken kıs kıs gülen selime bi ters bakış attım sallamayarak güldü it bozuntusu.

Y\N:meraba arkadaşlar yeni hikayem umarım beğenirsiniz

Photos 24/03/2016

[ONE SHOT]

ŞİLLA KRALLIĞININ KEHANETİ
Yazan:Yıldız odabaşı
Şilla,Bekçe ve Goguryo asırlardır birbirlerine düşman olan krallıklardır. Bu yüzden üç ülkede birbirini yok etme düşüncesiyle dolup taşıyordu. Tam bu sıralarda Şilla kralının eşi Beak Yoo Doğum yapma hazırlığındaydı. Doğum gerçekleştikten sonra herkesin mutlu olması gerekirken insanların yüzü düşmüştü. Çünkü Kraliçe ikiz doğurmuştu, biri kız diğeri erkek bir bebek. Saray bu bebeklerin doğmasıyla endişeyle dolar ve birden Kralın sağ kolu herkesin içinde Kralla şunları söylemeye başlar
“Kralım Kehaneti biliyorsunuz eğer bir Kralın İkiz çocukları olursa ikizlerden biri o krallığa ihanet etmekle cezalandırılacaktır. Sizin..”
“Evet, biliyorum peki ne yapmalıyım iki çocuğumu da öldürmeli miyim?” deyince sağ kolu ona bir teklifte bulunur.
“İkisini öldürmenize gerek yok efendim tahta bir varis gerek buda erkek çocuktan başkası olamaz.”
“Yani kızımı mı öldürmeliyim?”
“Kralım size onu öldürün demiyorum, sadece tahta hakkı olmadığını halkınıza duyurun ve bu sayede halkın içi rahat etsin.” bu düşünce kralın içini rahatlatır ve kızı Beak Mira’yı sanki bir köle kızıymış gibi yetiştirmeye karar verir. Kehanetten korktuğu için kızını saraydan dışarıya göndermez. Sarayın içinde bir hizmetçi olarak büyütürken oğlunu tahtın varisi olarak tam bir Veliaht Prens şeklinde yetiştirir. Oğlu kendini beğenmiş kadınlarla gönül eğlendirmeyi seven biriyken kızı ailesine her şeye rağmen sadık ve Kralın koyduğu kurallara uyan biriydi. Bazı büyükler bu durumu görünce 18 yıl önce yanlış karar verdiklerini düşünmeye başlar. Bunu duyan Beak Soon yani Mira’nın erkek kardeşi korktuğundan kardeşine ihanet edip onu hırsızlıkla suçlar. Kralın mührünü kardeşinin odasına koydurur. Askerler Mira’nın odasına baskın yaptıklarında Mira nasıl tepki vereceğini bilemez. Sadece sessizce olanları izlemeye devam eder. Ve sonunda hiç beklemediği bir şeyi görür krallığın mührü yatağının altından çıkar.
“Majesteleri mührünüzün odamda ne işi olduğunu gerçekten bilmiyorum. Ben masumum bana inanın lütfen” diyerek masum olduğunu haykırırken askerler onu kollarından sıkıca tutmuş kralın ağzından çıkacak emirleri bekliyorlardı. Kardeşi ise kenardan kısık sesle gülümseyerek “Özür dilerim kardeşim ama bu krallık seni doğduğun an terk etti. Ben seçildim, sen terk edildin.” Diyerek uzaktan olayları izlemekten vazgeçip odaya girer ve bağırarak.
“Baba gelecekte tahtın varisi olacağımı söylemiştin sarayımda böyle insanların olmasını istemiyorum bu kişi kardeşim bile olsa. Onun Krallığımızdan sürgün edilip kalan ömrünü bir tapınakta geçirmesini istiyorum” diyerek öz kardeşinden kurtulmaya çalışır. Ve bu çalışması başarıyla sonuçlanır. Kral kızını Bekçe sınırı yakınındaki Geonk Tapınağına gönderir. Mira oraya giderken aklındaki tek şey vardı.
“Acaba kalan hayatımda burada huzurlu bir şekilde yaşayabilecek miyim?” diye sorularla doluydu. 18 yıl boyunca ne annesine ne de babasına yakın olabilmişti. Sanki bir cariye çocuğuymuş gibi bir köleymiş gibi itilip kakılmıştı. Kimse kralın kanından gelmesine rağmen ona kehanet yüzünden saygı duymuyordu. Tam iki ay boyunca Mira tapınakta yaşamına devam etti. Tapınağın yanındaki toprakları ormanı çok merak ediyordu. Tapınaktaki kesişişlere görünmeden yasak ormana girmeye karar vermişti. Ormana girdiği ilk andan itibaren yüzünde kocaman bir gülümseme olmuştu. İçi bin bir çiçeklerle dolu bu ormanı neden yasakladıklarına hala anlam veremiyordu. Çiçeklerin etrafında koşup eğlenirken bir şelale görür ve hiç düşünmeden içine girer. O sırada 10 askerin ayak sesleri duyulmaya başlar. Yanında Bekçe Prensi’yle, ama kız bunu fark etmez ve yüzmeye devam eder. Prens ve askerler kızın olduğu şelaleye yaklaştıklarında askerden biri Prensin önünde diz çöküp
“Efendim gerçekten özür dileriz yasak ormana sizin izniniz olmadan birinin girdiğinden haberimiz yoktu. İzin verin hemen cezasını verelim.” Askerler Prens’le konuşurken Prens Mira’nın o tatlı gülümsemesiyle büyülenmişti sanki. Ve bu yüzden askerlerine geri çekilme emri verir. Sessizce Mira’yı izlemeye devam eder. Onu izlerken kalbi hiç bu kadar hızlı atmamıştı sanki, suyun Mira’nın saçları ıslatması, elbiseleri üzerinde olsa bile belinin inceliğini göstermesi Bekçe Prensi Park Çong’uyu etkilemişti. Kız birden kafasını çevirip onu ve askerleri fark ettiğinde, aniden koşmaya başlar. Fakat askerler kolundan tutup prensin önüne getirir. Mira başını kaldırıp dikkatlice karşısındakine baktığında, üzerindeki pahalı ve altın işlemeli kıyafetleri görünce Şilladaki kardeşi aklına gelir. Oda buna benzer şeyler giymişti. Bu adam saraya ait biri olmalı ve aklına Şilla değil Bekçe olduğu gelir. Korku ve endişeyle tüm gücüyle askerlerden kurtulup tekrar kaçmaya çalışsa da bu imkânsızdı. Kaçarken tek düşüncesi yakalanmamalıyım. Ailemin düşüncelerinin doğru olmadığını ispat etmeliyim. Derken kolu çoktan Bekçe Prensinin elleri arasındaydı.
“Nereye gidiyorsun deniz kızı” bu sesi duyunca birden dizleri tutmaz hale gelir. Ve istemeden Bekçe halkından birinin önünde Şilla Prensesi olduğunu unutup yalvarmaya başlar
“Ne olur gitmeme izin verin ben bir şey yapmadım. Lütfen…lütfen” derken bir asker yanına yaklaşıp
“Seni bu topraklarda ilk kez görüyorum. Bekçe halkından biri olduğunu sanmıyorum…” derken Prens Park Çung
“Saçmalama hangi aptal Şilla vatandaşı Bekçe topraklarına girmeyi aklına getirir.” Derken içinden Mira “Benim gibi bir aptal” diyerek başını öne eğer. Prens ona bakarak
“Onu sarayıma g*türün ve üzerine onu daha güzel gösterecek ipek elbiselerle süsleyin” derken bir asker
“Efendim onu cariyeniz mi yapacaksınız?” sorusu Mira’yı tedirgin eder.
“Bu seni ilgilendirmez” diyerek Yürümeye başlar yirmi yirmi beş dakika içinde sarayına varır ve Mira’da onlarlalardır. İçinde büyük bir korku vardır. Kendisinin bir Şilla vatandaşı hatta ondanda fazla Bir taht varislilerinden biri olduğunu öğrenirlerse hem Şilla hem de kendisi için kötü şeyler olabilirdi. Sessizce Prens Park Çung’un odasında gözyaşlarıyla bekler. Ay ışığına bakarak birden içini dökmeye başlar Prens Çung’un girdiğini fark etmeden
“Hayatımın o anı böyle mi olacaktı. Eşimle geçireceğim ilk gecenin hayalini kurarken bir cariye olarak mı yaşayacağım. Veliaht prensin hatta Bekçe Prensinin cariyesi… anne… baba şimdi mutlu olmalısınız kızını istediğinizi yerine getiriyor. Şimdi benimle gurur duyuyor musunuz? Şu hayatta sizi mutlu etmek dışında başka bir şey düşünmeyen öz kızınızı terk edip Beak Soon’u koruyorsunuz gerçekten de kardeşimin sizi koruyacağına halkınızı koruyacağına bu kadar emin misiniz?” Mira’nın son cümlesi Bekçe Prensini şaşırtır.
“Beak Soon mu!! Mira hızla başını çevirdiğinde
“Veliaht Prens siz..!!!!!!”
“Sen Şilla hükümdarının öz ve öz kızı mısın yoksa?” bu sözü duyan Mira artık her şeyi açıklaması gerektiğini anlamıştır. En azından öldürülse ailesinin adının kararlanmayacağından emindi. Bu yolda hayatını vermeye hazırdı. Tabi Veliaht Prens onu öldürmek isterse
“Evet”
“Anlamıyorum bir saray halkından biri nasıl yasak ormana girebilir üstelik üzerindeki o elbise çok eski görünüyordu. Kılık değiştirmiş biri bile olsan böyle eski bir şeyi bir prensessin giyeceğini düşünemem.”
“Sanırım siz kehaneti duymadınız?”
“Kehanet mi!! Hangi kehanet?”
“Bir Kralın İkiz çocukları olursa ikizlerden biri o krallığa ihanet etmekle cezalandırılacaktır.”
“Evet, şimdi hatırladım o ikizlerden biri misin Şillaya ihanet ettiğin için mi böylesin?”
“Hayır ben asla halkıma ve Kral’a ihanet etmedim ve etmem de sadece..sadece”
“Kız olduğun için… erkek kardeşin veliaht olarak tahta çıkabilir. Ama sen çıkamazsın.. bu yüzden şuan buradasın öyle mi?”
“Evet, ama siz neden bana bu kadar nazik davranıyorsunuz ki? Ben sizin düşmanınızın kızıyım beni öldürmeniz ya da bir hücreye kapatıp köle olarak kullanmanız gerekmez mi?”
“Bunu neden yapayım?”
“Ben..ben..Şilla Prensesiyim”
“Sen mi!! Güldürme beni ancak Şilla halkından biri olabilirsin ama bir Prenses değilsin Kral ailesinin kanını taşısan bile o tahta hakkın yok. Bunun olmasına kehanet yüzünden kimse izin vermez.”
“Aslında haklısın, o zaman bana ne yapacaksın. Bir veliaht Prens Şilla Kralının soyundan birini cariyesi dahi yapamaz ki bu kanunlarınıza aykırı.”
“Haklısın cariyem olarak seni yanımda tutamam” diyerek kolundan tutup babasının ve annesinin bulunduğu konuta g*türür. Mira oraya ilk girdiğinde Bekçe Kralının karşısında olduğunu görünce onları öldürmeyi düşünmüştü. Belki böylece vatanına asla ihanet etmeyeceğini ispat etmiş olabilirdi. Ama bunu yapmak ona bir şey kazandırmazdı. Oracıkta idam edilebilirdi. Ve bu yaptığını kimse öğrenemezdi. Aklından bu düşünceler geçerken birden Prensin sözü onu bu düşüncelerden uzaklaştırmaya yeter.
“Baba seni tanıştırmak istediğim biri var”
“Kim?”
“Evlenmek istediğim kız baba.”
“Ne!!!”
“Evet, izninle bu kızı eşim ve Bekçe Krallığının gelecekteki Kraliçesi yapmak istiyorum.”
“Ama oğlum”
“Baba onun gelinin olup, saray hayatına bizler gibi ayak uyduracak biri olduğunu biliyorum. Endişe etme ve bizim evlenmemize izin ver.” Bu sözleri duyan Mira çok şaşırmıştı. İçinden “Neden Bekçe Prensi bir Şilla Prensesiyle evlenmeyi isteyebilir ki bu nasıl olabilir?” ama bu düşüncelerine rağmen Bekçe Kralı ve Kraliçesi bu evliliğe izin verir ve kısa zamanda düğünleri olur. İlk zifaf gecelerinde Mira elleri titreyerek yatağına bakar sonra odaya Park Çung girer ve yanına oturup onun elini sıkıca tutar
“Korkmana gerek yok. Burada güvendesin.”
“Burada nasıl güvende olabilirim benim kim olduğumu bildiğin halde neden bunu yaptın?”
“Sen benim gözümde ormanın derinliklerindeki o şelaleyi görünce sevinçten ona daha yakından bakıp içine giren hiç kimseyi umursamayan deniz kızımsın.”
“Neden ..neden..ki?”
“Bu yaşıma kadar ailem evlenmem için bir sürü saray leydileriyle tanıştırdı. Hatta gece evlerindeki kızları bile gördüm ama hiç biri seni gördüğüm o an gibi kalbimin atmasını sağlamadı.” Diyerek yüzüne dokunur ve devam eder
“Hayatımın en güzel günlerini seninle paylaşmak istediğim için seninle evlendim. Şimdi aklından beni cariyende yapabilirdin diye geçirebilirsin. Ama ben senden başkasını ne kalbime nede hayatımın mutlu anılarının çocuklarımın olacağı yatağa almayı kabul edemem. Şimdi ben soruyorum beni kocan olarak kabul edecek misin Mira?” Mira hiçbir erkekten böyle samimi ve içten şeyler duymamıştı bu yüzden ne diyeceği konusunda çok kararsızdı. Kalbi bu sözleri duyduğu anda o kadar hızlı atmaya başlamıştı ki iradesine hakim olamayıp onu dudaklarından öptü ve bu öpücük hayatına güzel şeylerin girmesine sebep olmuştu. Hiç anne baba sevgisi tatmamış Mira bekçe kralı ve kraliçesi sayesinde bu duyguyu tatmıştı. Kardeşiyle hep arası kötü olduğu için kardeşiyle bile doğru dürüst bir samimiyeti olmamışken Prens Park Çung’un kardeşleriyle zaman geçirmek oynamak onu çok mutlu ediyordu. Aradan geçen 1 yılın sonunda Mira bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. İsmine Park Young koymuşlardı. Bekçe de günler huzurlu ve mutlu geçerken Şilla ve Gogurya savaş içindeydi Goguryo neredeyse Şillayı almak üzereydi hiç kimse neden böyle bir savaşın ortasında kalıp topraklarını kaybetmeye başladıklarını bilmiyordu. Ama Kral bu gerçeği öğrenmişti. Oğlu sırf gönül eğlendirmek için Goguryo sınırlarında Goguryo halkına hakaret etmiş o toprakları işgal etmeye çalışmıştı. Bu yüzden Goguryo kralıyla toprak karşılığı yabancı içkileri getirmesini bile istemişti. Bu da savaşın başlamasına körüklenmesine sebep olmuştu. Herkes Kralın etrafında o kadar çaresizdi ki birden biri cesaretini toplayıp
“Efendim sanırım hata yaptık sırf oğlan diye veliaht olacak diye kızınızın suçlu olabileceğini düşündük.”
“Bunu şimdi söylemen neye yarar.” derken bir başka biri• “Efendim aslında bir yolu var kehanet…”
”Yolu mu var kehanet mi!!!!!!!!”
”Evet, Kehanetin devamı var Kralım.”
”Devam mı?! Diye herkes şaşırır ve kehanetin devamının ne olabileceği konusunda fısıldaşmalar başlar ta ki o kişi cümlesini tamamlayana kadar.
“Bir Kralın İkiz çocukları olursa ikizlerden biri o krallığa ihanet etmekle cezalandırılacaktır. Eğer bu cezadan kurtulmak isterse diğer ikiz o krallığın kurtarıcısı olacaktır.”
“Bu da ne demek?”
“Kralım kızınız bu krallığın tek umudu eğer kızınızı bulamasak yakında Şilla toprakları Goguryo’nun olacak” der. Kral kendini iyice kötü hissetmeye başlamıştı. Her yerde kızını aratıp son çaresinin işe yaracağı umuduyla dolup taşıyordu. Kızı da bir asker sayesinde Şilla da ne olduğunu öğrendiğinde önce eşine gidip durumu anlatır. Eşi başta savaşa girmek istemese de artık Kral olduğu için ve eşi hatırına Şilla’yı kurtarmaya karar verir ve Şilla kralıyla bir anlaşma yapar Şilla’nın savaşı 1 yıldan fazla sürer ama Bekçe sayesinde kısa zamanda eski toprakları geri alınır. Herkes Şilla’ya teşekkürlerini sunarken kızı kucağında oğluyla babasının karşısına geçer
“Nasılsınız majesteleri”
“MİRA SEN…NASIL..”
“Evet, baba bir zamanlar kehanet diye tutturup Baek Soon’a güvenip kovdurduğun kızın o kehanet sayesinde seni ve ülkeni kurtardı. Şimdi vicdan azabı duyuyorsundur umarım.”
“Kızım…ben”
“Baek ne yapıyor, sizi Goguryoya içki şişelerine karşı sattığını duydum”
“Kızım gerçekten”
“Ya sen anne bir anne olarak hiç başımı okşamadın hep oğlunun tarafını tuttun değdi mi söylesene yaptıklarınız değdi mi? Ama teşekkür ederim siz beni tahta layık görmeseniz de Bekçe halkı beni hem evladı hem Kraliçesi olarak kabul etti.” Bu sözleri söylerken içi yansa da anne ve babasını hiçbir zaman affedemedi bu savaşta Bekçe Şilla toprakları artık birleşmişti. Bir kehanet İki Krallığın birleşmesini sağlamıştı. Ve Mira hayatta artık yalnız değildi onu seven eşi çocukları kayınvalidesi ve kayınpederi vardı anne babası ve kardeşi merkezden uzakta bir kasabada kendi başlarına yaşamlarına devam ediyorlar. Mira ise yıllardır hak ettiği ama hiç kalamadığı Şilla sarayında yeni ailesiyle mutlu bir hayat yaşamaya devam etti. Her şeye rağmen…

SON

Paylaşan: Ayşe Ceren

Photos 23/02/2016

Vampirler Ve Kurtlarmı?Saçmalama!
Korkmamı gerektiren şeylermi vardı? korkmalımıydım? benim hayatım neden hep b*k(küfür için
miyan😂)
gitmelimiydim yada mia'yı tek başınamı bırakmalıydım..
Ben böyle bir kız deilim mia benim her şeyim kes sesini iç Lisa.
Mia için her şeyi yapabilirim ve bunuda yapıcam..!
-Cevabını bekliyorum..
-Be ben
-Ee çabuk ol senimi beklicem..!
-Tamam Mia'yı bırak beni al.!
-Emredersin bebeğim.
korkum bütün vucudumu titretirken tırnaklarımı elime geçiriyordum korkma bana göre bişey değildi
ama bilmiyorum korkum beni engelliyordu Mia birden önümde çıktı ve ben birden başka bir yerde
çıktım.
Burası neresiydi be ben nerdeydim kapkaranlıktı her yer iliklerime kadar titriyordum..
birden ışıklar açıldı
korkum artmıştı çok büyük bi köşkteydim..
Okuldayken benimle konuşan ses yine duyuldu..
-Hoş geldin
-Hoşbulduk burası neresi burası neden buraya getirdin beni?
-Sen benim yakın bi arkadaşlarımın hizmetçisi olacaksın itiraz etme gibi bi şansın yok!
-ne sırf bunun içinmi beni buraya getirdin?!
-çok laf yapma! bi kaç gün bü köşktesin ondan sonrada oraya gideceksin!
-senin benimle ne derdin var ya ne! çıldıracak derecede sinirlenmiştim ağlamak üzereydim...
-üff seninle uğraşamam s****r git yukarı katta koridorun sonundaki oda senin.
koşarak yukarı kata gidip odaya girdim sırtımı kapıya dayayıp başımı iki elimin arasına alıp
ağlamaya başladım hıçkırıklarım salondan bile duyulacak kadar yüksekti odaya girmek istedi
kapıya yaslandığımdan açamadı sonra önümde belirdi ilk defa yüzünü görmüştüm sevimli ama
çapkın bir yüzü vardı.
-üff ne ağlak bi kızmışsın senin sesinimi dinlicem ben susarmısın cınım...
-susmuyorum be dinle p*slik getirmeseydin..!
-Hüssss..!
-yaw üff kes git!
-Bak sinirlendirme beni iyi olmaz!
-bundanda kötü olamaz.. p*s p*s sırıtmaya başladı sonra birden bire başka bir yerde belirdik
soğuktu baya bi soğuktu konuşmaya başladı.
-bu sana yeter diyip kayboldu.
soğuk ve karanlıktı keşke sussaydım off lanet olsun lanet!
neden ben neden ya neden benim hayatım küçüklüğümden belli b*k hayatımın düzelmesini beklemekle
hata etmişim..
ohooww bu çocukta ama çok acımasız ben bi kızım sonuçta p*slik beni nasıl buraya bırakabilirsin
gerçi bana kız demek için bin şahit lazım ben bile kız olduğumdan emin değilim..(😂)
soğuk baya bi soğuktu içeri üşüdüm hiç bişide yok b*kun dölü puşt...
lan bu çocuk çok sinir be ama çok yakışıklı lan gene başladı içindeki sulli..
puff bu iç kızım beni deli ediyor.
sonra birden ışıklar açıldı ve ortalık aydınlık oldu.
-Acıdım sonuçta sende bi kızsın burda kalıcan yıkık dökük ama ışık vercem al bi yorgan diyip
elindeki yorganı uzattı valla sanki yemekmiş gibi bi kaptım nasıl üşümüşsem artık ben bile
noluyo dedim kendime..
gözlerimi kocaman yapıp sevimli sevimli baktım acımış olacakki bide ısıtıcı verdi.
-saol cınım. dedim gülerek.
-sen cınım deme. dedi suratını büzerek
-hıı çok komiksin sen.
-evet öyleyimdir. diyip gitti odun.
vayş ısıtıcı müko lan çok müko ısıtıyo kızlar şuan napıyodur acaba?
-bilmem napıyolar acaba.
-sanamı sordum ben?
-benden başka biri varmı burda?
-belki kendi kendime konuşuyorum.
-p*skopattın deli oldun..!
-hıı çok bilmiş kes sesini..!
iç sesimle dalaşırken yorganla sarmaş dolaş olmuştum.
uyku beni kendine çekerken engel olamayıp uyurum...

Y\N:Bi kaç aydır gelmiyodu vede bundan sonra bi kaç ay dahada gelmicek çünkü malum okulum var
ama bu bölümü beğeneceğinizi umuyorum canlarım dua edin lan bana sevdiğim oğlan benim ola bölüm
hayrına dua edin😂😂😘😘😚😚😍😍 hepinizi seviyorum😚😚😚😍😍

Photos 07/02/2016

KAÇIŞ 16. BÖLÜM-FİNAL
Nöbet epey yormuştu. Normalde bu kadar çabuk yorulmayan ben hemencecik yorulmuştum. Neyse ki sabah uyandığımda dinç bir şekilde işe gidebilmiştim.
“Günaydın.”
“Günaydın.” Yine o çocuktu. Ama tek farkla elinde süt yerine kahve vardı.
“Bu sefer süt yok çünkü daha çok erken. Uykunu getirebilir.” Sabah sabah bu gereksiz ilgi sinirimi bozmuştu.
“Niye bana bu kadar iyi davranıyorsun sen ya? Ne bu gereksiz ilginin sebebi? Adını bile bilmiyorum, lisede de ‘ne iyi arkadaştık be’ diyeceğimiz anılarımız olmadı. Gerçekten merak ediyorum sebebini.”
“Ani bir çıkış yaptın, korktum bak.”
“Dalga geçme sorularıma cevap ver.” Sorularıma cevap alamadan hastanenin içinde oluşan karmaşayla birbirimize baktık.
“Seninle hesaplaşacağız isimsiz.”
“Olur.” Koşarak acile yöneldim. İnanılmaz bir karmaşa vardı. Çıldırmış gibi görünen bir adam tek elinde bistüri tek elinde kocaman bir makasla etrafa tehdit savuruyordu. Büyük ihtimalle sarhoştu ki sağa sola yalpalaması bunun en büyük kanıtıydı.
“Hyomin yaklaşma.” Ben yavaş yavaş yaklaşırken Min beni durdurdu.
“Rahat ol Min halledeceğim.”
“Saçma sapan konuşma.” Onu dinlemeyerek elinden kurtuldum ve adama yaklaşmaya başladım.
“Sen olduğun yerde kal yaklaşma.”
“Ne istiyorsun? İçki mi?” Gayet soğukkanlı bir şekilde yaklaşmaya devam ediyordum.
“Nereden bildin?” Evet, doğru noktadan vurmuştum.
“Yüzündeki çizgilerden belli... O kadar yalnızlık çekmişsin ki kendini içkiye vurmuşsun.” Bir anlık şaşkınlığını fırsat bilerek makasın olduğu eline bir tekme savurdum. Acıyla inlerken o daha doğrulamadan bizimkiler müdahale etti.
“Nasıl bir manyaksın sen? Ya sana bir şey olsaydı?” Min’i çok fazla kızdırmıştım.
“Ne var ya görevimi yaptım sadece.”
“Bu senin değil güvenliğin görevi. Bir yerine bir şey oldu mu?”
“Hayır. Ben gayet iyiyim.”
“Vaayy çok havalıydın.” Konuşmamızın bölünmesiyle gelen kişiye baktık. Adını bilmediğim çocuk. Tepkisiz kalmayı tercih ettim. Min burnundan soluyordu, çocuk da üstüne tuz biber olmuştu.
“Tamam hesaplaşana kadar konuşmayacağım.”
“En mantıklısı.”
^^^^
Fırsatını bulup kendimi dışarı attığımda temiz havayı içime çektim. Banka oturup yıldızları izlemeye başladım. Çok güzel görünüyorlar.
“Açıklamamı yapabilir miyim?”
“Yine mi sen ya? İlk önce adını söyle ondan sonra konuş.”
“Ji Yong.”
“Tamam, Ji Yong. Başla.”
“Aslında liseden beri senden hoşlanıyorum. Senin Chang Wook’la çıkmaya başlaman, sonra gitmen filan… Duygularımı sana açacak fırsatım hiç olmadı. Kabaca anlatacaklarım böyle.”
“Çok klasikmiş bu ya. Daha ekşınlı bir şeyler bekliyordum.”
“Maalesef. Şimdiye kadar hayatım hep sadelikten yanaydı bundan sonra da öyle olacak. Sadece seninle sade bir hayat istiyorum. Tabii ki damdan düşer gibi bu itiraflar can sıkıcı ama… Olaylar böyle gelişti.
“Anlıyorum. Ama benim hislerim…”
“Senin hislerinin ne olduğunu biliyorum. Sadece içimde kalmasını istemedim. Varlığımdan rahatsız olursan elimden geldiğince karşına çıkmamaya da çalışırım.”
“Peki. Rahatsız olduğum bir durum yok ama çok daha derin duygulara dönüşmeden silmen en iyisi.”
“Anlıyorum. O zaman görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
“Son olarak. Müziği söyleyeyim mi?” Bir de müzik olayı vardı değil mi?
“Evet lütfen.”
“별빛은 눈물로 달빛은 기도로-불꽃심장.” (https://www.youtube.com/watch?v=LxBj13Z1sQc )
“Teşekkür ederim.” Ne kadar da tuhaf bir düzen… Sen birini seviyorsun senin sevdiğin başkasını öteki başkasını… Kısır döngünün içinde kalmışız ve hiç bitmiyor bu döngü.
Hava hafif esiyordu ve içim ürpermeye başlamıştı. İçeri girmek için ayağa kalktım.
“Hyomin.” Bu akşam değil. Lütfen yanlış duymuş olayım. Yavaşça arkama döndüm oradaydı.
“Biraz konuşabilir miyiz?”
“Konuşmak istemiyorum.”
“Lütfen.” Gözleri dolu doluydu. Onu daha fazla reddedemeyeceğimin de fakındayım.
“Çok kısa Hyomin. Birazcık dinle.” Aramızdaki mesafeyi kapatmıştı bile. Derin bir nefes aldım.
“Tamam.” Karşı koyamıyordum işte her zamanki gibi. Ona karşı koymayı becerebilsem belki de en büyük devrimi yapmış olacaktım kendim için.
“Ne kadar kırgın ve kızgın olduğunu biliyorum. Onca yıl geçse de içindeki nefretin değişmeyeceğini de biliyorum. Ama senden bir şans daha istiyorum. Bak bu kez gerçekten farklı olacak.”
“Niye bana bunu yaptın?” Çelimsizce dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan.
“Saçma sapan bir intikam yüzündendi. Hyomin çocuktum o zaman ve hislerimin farkına bile varamayacak kadar aptaldım. Çok pişmanım. Sen o evden çıktığında ne yaptığımın farkına vardım. Kahretsin ki çok geç kalmıştım. Özür dilerim. Affetmen isteyemem çünkü affedemeyeceğin bir hata işledim. Bunu düzeltmek için elimden geleni yapmak istiyorum. Hyomin seni seviyorum.” Ona inanmamak için kendimi fazlasıyla zorladım. Kalbim beynimi devre dışı bırakmıştı.
Kendimi toparlamaya çalışarak soru dolu gözlerine baktım.
“Bitti mi?” Soğukkanlılığın zirvesindeyim şu an.
“Hyomin…” Dolu dolu olan gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Bu manzaraya daha fazla katlanamayacağımı biliyordum. En iyisi kaçmaktı. Hayat felsefem olan kaçmak.
Onu arkamda bırakarak hastaneye girdim. Düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyordum ve sersem gibiydim. Ağlamak, bağırıp çağırmak, önüme gelene tekme tokat dalmak. Yapmak istediğim bunlardı. Buna karşın yaptığım tek şey tırnaklarımı avuç içime batırmaktı. Ağlamamak için direnen titrek bir vücut.
“Hyomin iyi misin?”
“Min…” En zor zamanlarımda yanımda olan kahramanım yine yanımda. Ama benim görmek istediğim kişi ördüğüm duvarlar yüzünden yanımda değil.
“Ne oldu Hyomin bir şey söyle.”
“Kalbim acıyor Min.” Bir yandan beni sakinleştirmeye çalışıp bir yandan da tırnaklarımı avuç içimden çekmeye çalışıyordu. Burası iş yerim ve ben böyle olmamalıyım. Bunun bilincindeyim ama kendimi kontrol edemiyorum. En zayıf noktam Chang Wook. Ve ben bu zayıf noktamı yenemiyorum. Üstesinden gelemiyorum bu zayıflığın. Min elinde suyla geri geldiğinde suyu bana içirmeye çalıştı. Üstüm başım ıslansa da boğazımdaki kuruluk gitmişti.
“Daha iyi misin?” Kafamı aşağı yukarı salladım.
“Ne oldu? Anlatacak mısın?”
“Chang Wook geldi.”
“Bir şey mi oldu yoksa?”
“O kadar masum ve içtendi ki Min… Kendimi serbest bırakmak, içimden geçenleri söylemek istedim bir an. Sonra gururuma yediremedim. Sustum.”
“Hyomin.” Derin bir nefes aldım. Her zaman yaptığım gibi sustum.
Telsizlerimize gelen çağrıyla harekete geçtik. Acı, öfke ne varsa bir kenara bıraktım. Görev her şeyden üstündür. Ambulansın gelmesini beklerken yandaki doktorlara yöneldim.
“Ne olmuş? Olay neymiş?”
“Genç bir adam hastanenin yakınlarında kaza yapmış. Aslında kazadan ziyade bilerek yapılmış sanırım. Duvara çarpmış. Durumu biraz ağırmış.”
“Duvara çarpmakla en fazla ne olabilir ki?”
“Hızı çok fazlaymış.” Onu onaylayarak bağıra bağıra gelen ambulansa baktım. İçime sebepsiz bir sıkıntı peyda olmuştu. Ambulans yaklaştığında kalbim daha hızlı atmaya başladı. Elim ayağım titriyordu. Anlam veremesem de bir kenara bırakmaya çalıştım. Ambulans durunca kapılarını açtık. Sedyeyi dikkatli bir şekilde aşağı indirdiler. Kanlar içinde yatan kişiyi görmemle beynimden aşağı kaynar sular akmıştı sanki. Alim ayağım boşalmıştı. Çevremdeki duyduğum sesler uğultu haline gelmişti.
“Nabız… Hyomin…Tansiyon… Hastayı kaybede… Elektro şok…Hyomin kendi…”
“Chang Wooooooooooookkk!!” Bağırmamla herkesin ilgi odağı haline gelmiştim. Hayır. Ölemez. Ona daha onu sevdiğimi söyleyeceğim. Gitme lütfen.
“Hyomin kendine gel.” Min beni ne kadar sarssa da kendime gelemiyordum. Bir boşluk beni kaplıyordu. Gerisi karanlık…
AYLAAAAR SONRA
‘Ben seni bitirmeye çalıştıkça
Seni değil,
Bendeki “ben”i bitiriyorum
Sen, gittikçe çoğalıyorsun bende
Ben ise kayboluyorum sende.’
Son kelimeleri de tamamlayarak şiir defterimi kapattım. Bu sabah inanılmaz bir huzur vardı üzerimde.
“Hyomin yemek hazır hadi aşağı in.”
“Geliyorum aşkım.” Hızlı adımlarla aşağı indim.
“Yavaş ol düşeceksin.”
“Düşmem ki sen beni kurtarırsın.”
“Hem kendine hem de bebeğimize zarar vereceksin. Biraz dikkatli ol.”
“Hıı tabi.”
“Ne oldu yine? Niye astın suratını?”
“Chang Wook sen beni sevmiyorsun.”
“O nereden çıktı şimdi?”
“Çünkü benden çok bebeği düşünüyorsun. Daha doğmadan hayatının merkezi haline geldi.”
“Aman da aman kıskandın mı sen şimdi?”
“Hayır. Sensin kıskandı.” Ellerimden tutarak beni ayağa kaldırdı. Elleriyle yüzümü kavrayarak sadece gözlerime odaklandı.
“Sen benim bu dünyada başıma gelen en güzel şeysin. Hayatımın merkezinde sen varsın ve gerisi benim için teferruattır. İlk zamanlar bana asla dönmeyeceğini düşündüm ve çıkmaza girdim. O kaza belki de iyi ki oldu çünkü…”
“Kapa çeneni Chang Wook. Bir daha o kazadan bahsedersen seni öldürürüm.” Yine ağlamaya başlamıştım. Lanet olası hormonlar.
“Çünkü o kaza seni bana verdi. Ve birkaç ay sonra doğacak kızımızı da.”
“Kız değil bir kere erkek.”
“Hadi cinsiyetini öğrenmeye gidelim o zaman.”
“Hayır. Doğduğunda göreceğiz. Erkek o tamam mı? Benim karnımda ben hissediyorum sana ne oluyor ki?”
“Şu hormon olayını düzeltebilsek keşke.”
“Niye rahatsız mı oldun?” Gülmeye başlamasıyla benim kaşlar otomatikman çatıldı.
“Demek rahatsız oldun.”
“Saçmalama. Ben kim senden rahatsız olmak kim. Beni rahatsız edecek tek şey senin yokluğun.” Dudaklarına hafif bir öpücük kondurdum ve kollarından sıyrıldım.
“Seni seviyorum.”
“Seni…” Kapının çalması olanca romantizmimizi bozdu.
“Ben bakarım.” Onaylar bir biçimde kafamı salladım. Ağır adımlarla arkasından giderek kapıya bakmaya çalıştım.
“Kimmiş gelen?” Kapıda gördüğüm kişilerde çığlığı bastım.
“Yaaaaaaa en özlediklerim.” Hepsi gülerek bana bakıyordu. Annem, Jong Hyın, Min, Yura, Sojin, Chang Wook’un annesi, babası… Kısacası olmasını isteyeceğim herkes buradaydı. Benim mutluluk sebeplerim buradaydı.
Sevdiklerimizin kıymetini kötü şeyler olmadıkça bilemiyoruz. Onları kaybetmeye yaklaşınca kendimize geliyoruz ve pişman oluyoruz. Kaderde iyi şeyler yazılıysa kaybetmiyoruz ve daha sıkı sarılıyoruz. Ama bazen de son pişmanlık fayda etmiyor. Pişman olmamak adına her ne olursa olsun; ölümün olduğu bu dünyada sevdiklerimizin yanından ayrılmamamız bizim için en hayırlısı olacaktır herhalde.
Son olarak sevgili okurlar:
Masallarda hep iyiler kazanır. Ama gariptir ki iyiler hep güçsüzdür. Korunmaya ihtiyaçları vardır. Kötüler ise güçlü bir o kadar da cüretkar. Hayatta kaybediyorsanız siz aziz okur ve şayet kötü değilseniz güçlüsünüzdür. Her güçsüz iyi olacak diye bir kural olmadığı gibi her cesur da kötü olacak diye bir kural yoktur. İnsan kendini nasıl hissediyorsa öyledir. Sevgi ve güzellikler sizinle olsun. Hayatta bol şanslar.
Y/N: Final! Bitti! Hadi hayırlı uğurlu olsun. Benim okulumun açılmasına daha var ama sanırım ilk-orta öğretimler pazartesi başlayacak. Size derslerinizde başarılar. Dua edip Allah’a sığının ve zorluklar karşısında pes etmeyin. Müziği merak edenler için link de verdim. Bana fazlasıyla huzur veren bir müzik. Bir de facebookumu birkaç hafta içinde tamamen kapatmayı düşünüyorum. Burada tanıyıp da gerçek hayatta tanışmışım gibi sevdiğim kişiler oldu. Samimiyetiniz için çok teşekkür ederim. Son defa keyifli okumalar ^^

Paylaşan : Ayşe Ceren

Want your business to be the top-listed Government Service in Istanbul?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Category

Website

Address


Istanbul